04 Eylül 2009 Cuma

Yoksa şüphen mi var?


Duyduk duymadık demeyin a dostlar, http://www.gibigeliyorbana.com/ açıldı!


08 Ağustos 2009 Cumartesi

Dersimiz biyoloji.

Metamorphosis is a biological process by which an animal physically develops after birth or hatching, involving a conspicuous and relatively abrupt change in the animal's body structure through cell growth and differentiation. Some insects, amphibians, mollusks, crustaceans, Cnidarians, echinoderms and tunicates undergo metamorphosis, which is usually (but not always) accompanied by a change of habitat or behavior.

Metamorfoz, fiziksel formda, alt veya üst yapıda, doğa ötesi, anlaşılamayan veya beklenilmeyen nedenlerle oluşan dönüşüm, başkalaşmaya verilen isim.



İşte bendenizden bilime son hizmet, ahan da metamorfoz geçirmiş bir canlı örneği.
Başkalaşım öncesi inceden efemine saçı benden çok boyalı bir gençken...







Başkalaşım sonrası şuna dönüşmüş:




Altın semer kuşanan eşekten bahsedebilirdik ama yok lan yetenekli de kerata.


Eğlence anlayışı ve "oyuncak"ları bir parça değişmiş tabi. Ne demiştik: ...accompanied by a change of habitat or behavior.



Bir de bu gibi örnekleri birkaç yıl rötarlı takip edenler var ki aman aman.



Hocam biz bu pozları, gangster takımlarını yıllardır izliyoruz MTV'de, youtube'da filan. Ha youtube kapandı hafızalar silindi diye düşünüyorsan RTE'yle beş çayına hazırsın derim.

Bak sen de yetenekli adamsın, kendi alanında başarılı bir müzisyensin, hakkını yiyemem sevgili Sezar. Ama bir şarkında resmen Timbaland ne zaman girecek diye bekliyor insan yahu?!

Ben rütbemi bilİCEM de sen de dilimizi katletmesen be hacı.

Tamam mı patron?
Anladın sen.

27 Temmuz 2009 Pazartesi

What's the use of autonomy when a button does it all?


Her daim pek mühim işlerle uğraştıkları bilinen İsviçreli bilimadamlarından aldığımız son bilgilere göre, Türkiye'de doğan her 10 çocuktan 9'u anasının karnından "VTR" (ve-te-re) demeyi bilerek doğuyor.


Pek müstesna bilimadamları, deneklerin ilerleyen yaşlarında "Hepsi VTR'lerde var!", "VTR tekrar dönerse...", "VTR'de de dediğim gibi..." ve benzeri kalıplarla alıştırma yaparak yeteneklerini maksimuma çıkarma potansiyeline sahip olduklarını da belirtti.

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Abi sen kaç beni tanıdılar


Bu geyiği ister istemez biraz ertelemiş olsam da:
Kendi karikatürümü görmek şokşokşok flaşflaşflaş bir deneyimdi.

Anaaam, ne pis bir insanmışım.


* İnanılmaz düşük -hatta varlığı tartışılır- çözünürlük için özür dilerim, scanner arızası sebebiyle ilkel yollara başvurmak durumunda kaldım. (Cep telefonu, aman da ne ilkel.)
** Küçüklüğünden beri futbolla ilgilenen bir insan olarak seksist yaklaşımların hala karşısındayım ama zaman zaman bu tip eleştirilere hak vermeme sebep olacak hemcinslerim ile karşılaşmıyor da değilim.
*** Kalpleri fetheden renkler bendenizin gönlünü hala esir tutmaktadır, aman yanlış anlaşılmasın.

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Aloe veralı post

Sıkı dur ey ahali:

Bir mekanın tırt olup olmadığını anlamanın en iyi ve en kolay yolunu açıklıyorum:
Hazır mısın?
Bir mekan tartışmasız tırttır, eğer....

tuvaletlerdeki sıvı sabunu sulandırıyorsa!

Çünkü dostlar, ben ömr-ü hayatımda sıvı sabunu sulandıran yerden bir hayır geldiğini görmedim. O sabun suluysa ya kalite/fiyat paritesi bi yerinden patlak demektir. Genelde kaliteden ödün vermeyi tercih eder böyle yerler, ki o derece ödün veriliyordur ki, o parite yerleri öpmektedir.
Hayır zaten bu ne kereste bir işletmecilik anlayışı hemşerim?.. Böyle küçük hesaplar peşinde koşmalar, bir cingözlük, altı üstü bi kolaya -onu da sulandırıyordur namıssız- milyonlar yazan yer sen değilmişsin gibi zaten yeterince dandik olan sabundan bile ekstra para kazanmaya çalışmacalar. E ulan zaten masa başında yeterince kazıklamıyor musun beni kalitesiz yemeklerinle. Bari bırak da elimi yüzümü yıkarken beklenen -ortalama- verimi alayım senden, bi açılayım ferahlayayım. Ama yook, bi de sabundan geçirecek haspam bana. Hayır ettiği de dişe dokunur bir kâr olsa gam yemeyeceğim yani.

Ama hangi mekan ki sıvı sabunu sakınmıyor, sulandırmadan delikanlı gibi sunuyor müşterilerine, işte o mekan en asil duyguların mekanıdır a dostlar.

Bu da böyle saçma ama expresyonist bir posttu.

30 Nisan 2009 Perşembe

Kiloyla boş laf satılır.

O değil de, - o değil de diye lafa muhalefetle başlamayı pek severim - blog yanlardan biraz yağlanma yapmış be hacı. Yazmaya yazmaya hamlamışız el bileklerimizde bir ağrı söz konusu.

Bakalım müşkülpesent -geniş kelime dağarcığı şovenizmi - kahramanımız Scarlet toparlanıp kendine gelecek ve blog'unu pırıl pırıl parlatacak mı yoksa "yemişim blog'u" mi diyecek?

Paşa keyfim bilir.

Minibüste gergin dakikalar

Geçen gün Acıbadem-Üsküdar minibüsünde yine hayatın anlamını sorgularken, derinden bir yerlerden "Aşk-ı Memnu" jeneriği verdi gerilimi. Yok yahu dedim herhalde yanlış duyuyorum. Derken jenerik yine verdi gerilimi ortama. Ay bi silkelendim, kendime geldim, sağımı solumu kolaçan ettim bir yerlerden entrika akını var mı diye. E neticede şöyle bir şey bu Aşk-ı Memnu: ***

Aman aman evlerden uzak.

Meğer arkamdaki liseli genç hanım kızımız empeüç çalarından dinliyormuş.
Hasta ruh İsmail.

06 Nisan 2009 Pazartesi

Romantiğiz muntazaman.

Az önce saygı duyduğum birkaç televizyon kanalından birinde Obama'nın emo efektli (siyah beyaz, sepia vs.) görüntülerine şu şarkı eşlik ediyordu:

"Gönülçeleen, gönülçeleen... Aynı anda utanmadan hem kırıcı hem kırılgan... Yordun beni gönülçeleeen..."

Yok artık!

Kırk yılda bir uğrayan çapkın denizcilerin yolunu gözleyen liman kenti sakini hanımkızlar gibiyiz -benzetme de amerikın-. Bir heyecan bir kıpraşma, bir cilve bir eda aman yarebbim.

28 Ocak 2009 Çarşamba

Pazarlamada son nokta!

Aşağıdaki fotoğrafı, Polonezköy yolu üzerince miniminnacık bir köy bakkalının önünde çektim:


Bakkalın sahibi olan amcam da o kadar güleryüzlüydü ki. Sonsuz bir sempati ile "Amca horozlar iyi demek, helal olsun" gibi bir şeyler geveledik, "Horoz vereyim. Horoz var. Alsana." dedi gülerek.

Tüketiciye direkt olarak hitap edebilmenin öneminin farkında olması da cabası:



Canım amcam benim, girişimci amcam.

Bayılıyorum yurdum insanına yahu. Gerçekten. Dünyalara değişmem. (*)



* Tüm kinayelerden arındırılmış gerçek duygulardır.

18 Ocak 2009 Pazar

Durum komedisi.

Ferhat Göçer ve boyun damarları TV'de program yapıyor! - Amanın!

"Az önce yeşilinden, sulu sulu, ekşi ekşi, Teksas büyüklüğünde bir limon yedim..." diyen gözleri ona eşlik ediyor! - Yooo!

O gözlere bakan bağyanlar ayılıp bayılıyor! - Oeehh!

Kendisi benim damak tadıma hitap etmiyor! - Yeee! *mekteyiz mütemadiyen*

THY "Ne mutlu Türk'üm diyene!" şapkası takan ve kariyeri can çekişmekte olan Amerikalılıara 1 milyon euro veriyor! - Vuuuu!

Cadde familyasının dişi üyelerinin -Olsengiller- pazuları, en fazla 80 genelde 20-30 derecelik bir açı ile kıvırdıkları kollarında, dirsek hizasında taşıdıkları devasa çantaları sayesinde her daim formda kalıyor. Bu esnada kırılmış da alçıya alınmış bir kolun ucundaymışcasına şaşkın ve hareketsiz kalan elleri beni çok ürkütüyor! - Anam! (*)

Yılmaz Morgül Türk halkına sesleniyor: "Ben Türkiye'nin Jennifer Lopez'iyim!" - Ulan?!


Bu ülkede çok acayip şeyler oluyor! - gibigeliyorbanayoksabişüphenmivar



(*) Ülen ne pis şeymiş bir türlü tarif edemedim.

17 Ocak 2009 Cumartesi

Sivas '93


7 yetenekli tiyatrocunun siyahlar içinde anlattığı, dumanı tüten kapkara bir hikaye bu.

Şahsen bildiklerimin, bilmediklerimin yanında; ayyuka çıkan, kabul edilen gerçeklerin, üstü örtülenlerin yanında küçücük kaldığı bir hikaye.

Miyase İlknur'un belirttiği üzere, kendine aydın diyen bazı gazetecilere göre unutulması gereken, tahrik sonucu çıkmış münferit bir hadisenin hikayesi.

"Doğru adına, iyi ve güzel adına yanlışın, kötü ve çirkinin üstüne gitmeyen aydın değildir." diyen Metin Altıok ve 34 (36) insanımız daha, aydın oldukları için diri diri yakılıyor, ve bu hazin hadiseye "Tahrik sonucu ortaya çıkmış münferit bir hadisedir." diyenler de kendilerine aydın yaftasını yakıştırabiliyor.

Buyrun buradan yakın....

"Buna kendimi inandırmak istiyorum ama bir taraftan da 'Ya yine bir şeylerden tahrik olurlarsa diye ödüm kopuyor'. Çünkü şöyle yakın tarihimize baktığımda, bu çevrelerin belli periyotlarla sık sık tahrik olduklarını görüyorum. Ne zaman, neden tahrik olacakları da bilinmiyor ki, ona göre davranalım..." diyor Miyase İlknur oyunu izlemeye gelenlere sunulan kitapçığın giriş yazısında.

Konuya dair söylenebilecek çok şey var ve bunlar sevgili Genco Erkal'ın kaleminden çıkan Sivas '93 isimli belgesel oyunda çok güzel dile getirilmiş. Bu nedenle çok da kelam etmek istemiyorum.

Uzun süredir izlemek istediğim bu oyunu geç de olsa izleyebilmiş olmanın sevinci oyunun düşündürdüklerinin ağırlığı altında ezilmekte şu an.

Sahnede böyle oyunlar olsun, böyle oyunları yazan cesaretli kalemler izlemeye gelen kalabalıklarla desteklensin ki, kapalı kapılar ardında dönen başka oyunlar hazin sonlarla kara lekeler bırakmasın insanlığın yüzünde.

Hiçbir şey, eyleme geçen cehaletten daha korkunç olamaz (Goethe). Sivas '93 bunu bize hatırlatmakla kalmıyor, "Unut­ma­yın!" diyor. "Unu­tul­ma­sın ki, bir da­ha ya­şan­ma­sın."

Herkese içtenlikle tavsiye ediyorum.

10 Ocak 2009 Cumartesi

Kaba kuvvet.

Marvin Gaye su gibi duru sesiyle soruyor:


"What's Going On?"

* * *



*Fotoğraf bobiler.org'dan alınmıştır. Sacriter yapmış.

"Kaba kuvvet.
Bazı problemlerin birden fazla çözümü vardır...
Ama çözüm asla kaba kuvvet değildir."

demiş.

02 Ocak 2009 Cuma

As good as it gets.



Yeni yılın ilk şarkısı "A Long December" oldu yine.


İyi mi oldu kötü mü bilmiyorum, "büyüme" duygusunu en kuvvetli şekilde hissettiğim yıl oldu bu. Artık bir dönemin yavaş yavaş geride kaldığını, ve ben onu ciddiye almasam da hayatın bana dair bazı şeyleri artık daha ciddiye alacağını anlamaya başladığım yıl.

2 gün önce kapı dışarı ettiğim 2008'e girmek için geri saydığım günlerde, 2007'nin arkasından böyle konuşmuşum. Aynı cümleleri 2008 için de -bu sefer daha da derinden hissederek hatta- sarfedebiliyor olmam hayatımın monotonluğunu mu gösteriyor, yoksa "bundan sonra işler böyle gidecek hacı" mı diyor bana alaycı bir gülümsemeyle, gerçekten bilemiyorum.

Bende çok ama çok önemli yerlere sahip birkaç şeyi noktalamak durumunda kaldığım bir yıl arkamda bıraktığım. Tahrip gücü yüksek umutsuz vakalarımı altın vuruşla sonlandırmayı, yavaş yavaş tükenmektense, tüm tahribata bir seferde meydan okuyarak diyetimi peşin ödemeyi seçtiğim bir yıl. Dile getirdiğimden, getirebileceğimden binlerce kat fazlasını içimde yaşadığım. Gülen yüzümün ardında saklananları yalnızca kendi kendime kaldığımda aynada gördüğüm.

"Büyüdün." dedi bana 2008 ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Daha iyi veya daha kötü, orası bir sonraki yılbaşına kadar muamma, ancak sanıyorum "yeni" doğru bir kelime olacaktır. Çünkü noktayla sonlanan o kadar cümlenin ardından yeni başladığım cümleler var cebimde, sonları henüz birer soru işareti.

Öğrendiğim bir şey varsa, o da zamanın bizi ciddi bir sınavdan geçirdiğidir. Bireysel iniş çıkışları bir kenara bırakın, herşeyden önce dostluklar sınanıyor yıllar geçtikçe. Giderek daha iyi idrak ediyor insan dostluklar için gerçekten çaba göstermek gerektiğini. Lisede hiç bir ek zahmete girmeden tıkırında giderdi her şey. Üniversitede sağa sola çil yavrusu gibi dağılmış olmamız testin ilk aşamasının başladığının işaretiydi. Üniversitenin bitişi ve iş hayatına dalmak ise bir sonraki aşama. Bonus ise sevildiğini bilmek, ki paha biçilmez bir duygudur. Ama gerçekten emek sarfetmek lazım, karşılıklı olarak.

Bana dair eğlenceli olan her şey biterken yetişkinlerin dünyasına ait kriterlere bakılırsa (mezuniyet, iş vb.) olumlu şeylerin yaşandığı bir yıl oldu diyebilirim. Kimsenin beni düşünmediği bir anda bile beni düşünüyor olma ihtimaline tutunabileceğim birinin eksikliğini saymazsak.

Yazın olanca sefilliğiyle ve 17 kiloluk çantasıyla bana mısın demeden o şehir senin bu şehir benim gezen, doğru dürüst yemek yemeyip günde 8-9 saat yürüyen, üstüne yalnızca 5-6 saat uyuyan ve hiç şikayet etmeyen umarsız kişi olmak istiyorum yine. Gözlerimi kapatıp yazın başına dönebilmeyi diliyorum. Veya 3 yıl önce yaptığım Olympos tatiline. Mutluluk kimi zaman açlığa rağmen atılan adımlarda, kimi zaman günübirlik bir otobüs yolculuğunda, kimi zaman beklenmedik anda kopan alkışlarda, kimi zaman dinlediğim bir şarkıda, kimi zaman alışılageldik bir günün ortasında kantinde içilen çaylardaydı bu yıl. Bana herkesten farklı bakacak bir çift göz yine eksikti ama, diğer mutluluklarla avunmayı çoktan öğrenmiştim ben.

Şarkıları artık sadece kendi kendime söyler oldum. Sesim öncekinden de sessiz ama her nedense daha olgun şimdi.


A long december,
And there's reason to believe
Maybe this year will be better than the last...


Klişe olduğunu bilsem de, zamanın su gibi aktığını hatırlatmak istiyorum. Sevdiğiniz, sevildiğiniz, gerçekten huzurlu bir yıl diliyorum... Ve lütfen, tadını çıkarın.

06 Aralık 2008 Cumartesi

Dalmaçya turkuazı

İçimde yine yollara düşecek olmanın kıpırtısı var. Yollara düşmenin ise insanı tazeleyen bir yanı...

Yarından itibaren İstanbul-Saraybosna-Mostar-Dubrovnik-Split-Hvar-Saraybosna-İstanbul rotalı bir hafta bekliyor beni. Güzel dostlarla çıkacağım yolculuktan bir o kadar güzel fotoğraflar ve hikayelerle dönmeyi umut ediyorum.

"Done laid around, done stayed around this old town too long
And it seems like I've gotta travel on."


derken Bob Dylan.

30 Kasım 2008 Pazar

Büyümek de küçülmek.

İtiraf ediyorum:
Son zamanlarda en çok, Nutella reklamındaki "Bu benzersiz lezzete asla hayır diyemiyorum." diyen veletten korkuyorum.

24 Kasım 2008 Pazartesi

Who's your sista?

Cumartesi akşamı arkadaşlarla buluşacaktık. Daha apartmandan çıkmamla birlikte soğuk bir tokat yedim yüzüme. Meteorolojiye daha fazla kulak asmanın faydalı olabileceğini düşündüm. Minibüs bekledim uzunca bir süre. Burhan Felek'te indim. Otobüs bekledim daha da uzunca bir süre. Yağmur çiseliyordu. Kendime hiç yakıştırmadığım beremsi şapkamı takmıştım, ama o da bana küsmüş olacaktı ki kafamda durmuyor, rüzgarla flört ediyordu. Yağmur hızlandı, rüzgar agresifleşti. Ve yolların fatihi 110 göründü ufuktan nihayetinde. Orta kapıdan zar zor binmeye çalışırken 17-18 yaşlarında bir genç "Gel abla." diye yol verdi bana.

Dinamiktim, azimliydim, soğuğa dayanıklıydım, cengaverdim. Yoğun geçen haftanın ardından cumartesi kendimi dışarı atmıştım, sosyaldim.

Aradan biraz zaman geçmişti. Yağmur hızlanıyordu. Açık bir camdan kafama, yüzüme gözüme yağmur suları sıçrıyordu. Aynı genco "Camı kapatayım mı abla?" dedi bu kez.

Gençliğimin baharındaydım, kulağımda müzik, yüzümde belli belirsiz "mmhh, bilemiyorum, bazen her şey çok karmaşık, çok flu, hayat beni örseliyor azizim" ifadesi, ve kafamdaki Fransız stili bereyle çok avangard (!) bir karakterdim.

Bir anda "abla" oluverdim.

İşte hayat böyle acımasız, böyle umarsız, böyle hoyrat a dostlar.

More than words derdim eğer fazla romantik bir başlık olmasaydı.

Wordle diye bir site var -ki uzun süredir de vardır muhtemelen-, bir URL girdiğinizde veye herhangi bir metni yapıştırdığınızda en çok kullanılan kelimeleri tespit edip rengarenk bir laf salatası yaratıyor. Can sıkıntısı malum, ben de en çok hangi kelamı etmişim diye merak ettim. İşte sonuç:


Dilerseniz tasarımla da oynayabiliyorsunuz, bakın kendimi random tasarımlara bırakmışken neyle karşılaştım:


Bütün o laf kalabalığı bir yanda, "derken" öbür yanda çıkmış ya. "Dır dır dır bir şeyler zırvalayıp duruyosun da, so what kardeşim?" der gibi. Hehe.

Bu arada ilgeç ve belirteç insanıymışım da haberim yokmuş yahu. Sanki kelimeleri, cümleleri bağlamak için kullanmıyorum zarf ve edatları, aslında sürekli "kadar", "ki", "böyle", "için", "ne", "çok", "belki", "diye", "bile", "önce", "sonra", "hemen", "yani" demek istiyorum ama ele güne ayıp olmasın diye bir iki cümlecik kelimecik yerleştiriyorum aralarına.

-açparantez-Sıkı can iyidir kolay çıkmaz-kapaparantez-

26 Ekim 2008 Pazar

Rahatsızlık.


Son yıllarda asabımı bozan çok şey oldu.
Ama sanırım hiç bir şey, ağzımın üstüne kapanan bir el kadar sinirlendirmedi beni.
Öyle bir el ki, sesimi kesme teşebbüsü ile yetinmiyor, bir de nefes almamı engellemeye çalışarak tatmin ediyor sahibini.
Ve boğulduğumu hissediyorum artık.

Bu ülkede evler basıldı, kitaplar yakıldı. Bu ülkede düşünen, düşünmekle kalmayıp sesini çıkaranlar sessizce katledildi. Aradan onlarca yıl geçti ve bizi yakıyorlar şimdi de.

Blogspot'a erişim engellendi biliyorsunuz. DNS ayarlarını değiştir, ktunnel'ı kullan, falanca programı indir dediğinizi duyar gibiyim. Yapıyorum bunları.

Ancak benim derdim, hangi sitelere gireceğime karar veremiyor olmak. Yazmaktan keyif aldığımdan, düşündüklerimi, yaşadıklarımı, gördüklerimi veya hissettiklerimi yazılı olarak ifade etmek, blog'uma içimi dökmek için bin takla atıp arka kapıdan girmek zorunda olmak benim kaldıramadığım.

Kimin huzurunu kaçırmışım anlattığım iki kalp kırıklığıyla? Kimin tavuğuna kışt demişim bir şarkıyı hikayeyle canlandırırken? Kime fazla gelmiş zaman zaman aklıma geleni yazıp saçmalamaktan korkmamam? Çok mu dışına çıktım apolitizasyon stratejinizin ürünü olan düşün(e)meyen insan prototipinin dışına?

Bu nasıl kontrolsüz bir güç kullanımı, nasıl bir fırsatçılıktır ki, yasadışı faaliyetler (telif hakkı vs.) sebebiyle ilgili sitelere yönelik bir uygulamaya gitmez de tüm bloglara savurur sillesini?

O 'orantısız' el bugün ağzımızı kapatıyor belki ama çok şükür beynimize ulaşamıyor henüz.
İfade özgür değil belki ama düşüncenin zincirleri yok. Gün olur sesler birleşir, bakarsınız o el bile susturamaz binlerce fısıltıdan doğacak olan çığlığı.


Not: Blogspot'a erişemediğimiz günlerde yazılmış, o günlerde fotoğraf eklenemediğinden yeni yayınlanmıştır. Fotoğrafın ilişkili olduğu mevzu ise apayrı bir yazıya ilham verecek kadar derin.

20 Ekim 2008 Pazartesi

Moda çılgınlığı kriz mriz dinlemez.

Efendim hükümet "hamdolsun" yaklaşımını sürdüredursun, malum kriz kapıda.

Zaman tasarruf zamanı.

"Sosyetik modacı" diye anılan Tuvana Büyükçınar da bunun farkına varmış olacak ki, sağolsun kendince bir tasarruf yöntemi bulmuş:

"....Tuvanam [Tuvana Büyükçınar'ın markası] satış rakamları 3 milyarsa, 1 milyara da elbise koyacağım; bu bir kriz yönetimidir. Gider kısıtlamaları yapmaya başladık...."

İşte krize böyle yaklaşımlar lazım (!).



Moda belki de insanın kendine yakışanı söylemesidir.

24 Eylül 2008 Çarşamba

Beyaz. (*)

durduğu yerden devam etsin
güzel olmasın kesilsin yine
koş, koş kurtul, eskit pabuçlarını

dilimiz eksildi, küçük kaldık
düştük.

acımız oldu, çok oldu.
iyi ki oldu, iyi ki oldu...

beyaz
beyaz
dibine dek beyaz
rüyası insana yalan söyledi
sadece önce şaşkın
dibine dek beyaz sonra

iyi ki varsın, iyi ki yokum
gölgem var, iyi ki gölgem var
bizi yalnız bırakmayan gölge

sadece önce şaşkın
dibine dek beyaz sonra

iyi ki varsın, iyi ki yokum. (**)


yine kesileceğini bile bile de olsa, durduğu yerden devam edebilse keşke.
razıyım.
varsın sonu güzel olmasın, bitene kadarki tarifsiz güzelliği bu kez beyaz bir gülümsemede ele verir kendini belki.
ama gölgemin artık o diyarlara düşmediğinin farkındayım.
yok olmak çok acı, ama senin için iyi ki yoksam,
bensiz varlığına katlanmak zor, ama eğer bensiz daha iyi var olacaksan,
yine, daima, hep olduğu gibi, hâlâ, iyi ki varsın.
gel biz yine de kirletmeyelim o dibine dek beyazlıkları.
çünkü ben kolay uyanamıyorum bu rüyadan.
yanımda olup masallar anlatır mısın yine?
varsın gerçek olmasın.
bir şeyler söyle, yeter.
ya da sus istersen, ama yanımda ol,
inan yeter.
(**) Bu post birine ithafen yazılmamıştır, "şarkıları hayata geçirme" yaklaşımının bir ayağıdır, yarı kurmacadır.

16 Eylül 2008 Salı

Gazoz kapağı.

Hiç unutmam, yıllar önce, annemin bir arkadaşı kahve falıma bakmıştı, maksat yine muhabbet.

Demişti ki, "Birileri senin çok canını yakmış. Canından can koparmış. Böyle sanki kalbine bir gazoz kapağını bastırmışlar, çeviriyorlar, her hareketlerinde o denli canın yanıyor ki..."

O zamanlar serde gençlik var, pek anlamamakla birlikte, birbirinden saçma türlü gençlik bunalımlarımla özdeşleştirmeye çalıştığım bu cümleler, havada asılı kalmış, çok uzağa değil belki ama hafızamın derinlerine doğru kaybolup gitmişler meğer.

Bugünlere kadar.

Şimdi biliyorum nasıl bir şey olduğunu.

Birilerinin "kalbine gazoz kapağı batırırcasına" nasıl canını acıtabileceğini. Her hareketlerinin acını nasıl arttırabileceğini. Ve bunu yaşamayı bırak düşünmenin bile canından can koparabileceğini.

Anladım.

Kalbimin attığı her an, o gazoz kapağı daha da derine batıyor şimdi. Çıkarmak için elimi her uzattığımda daha da büyüyor sebep olduğu yaralar.

Ve ben bu sefer sükûneti seçiyorum. Uyur gibi yapınca acım diner diye belki.


Not: Doğrudur, yanlıştır, kurgudur, gerçektir. Kim bilir? Biz en iyisi kurguymuş gibi yapalım, fazla sorgulamayalım...
Not2: Müjde Ar'ı seveyim size bir şey olmasın... Başlık sizi yanıltmasın, bu yepyeni bir gazoz kapağı imgesi. Bambaşka.

12 Ağustos 2008 Salı

Küçük şarkıcı. *

Bir "en sevdiğim şarkı"nın daha sonuna geldik.

Koşturmacaydı, yorgunluktu, eğlenceliydi, gurur vericiydi, keyifliydi, bir zamanlar hayal, bir baktım gerçekti, "öğrenci ben"den bana kalan son şeydi.
Biri kabloyu çekti, ışıkları söndürdü, perdeyi indirdi.

Bırak zaman aksın, mahkumuz inan diye mırıldanırken hayat, küçük şarkıcı artık tüm şarkıları içinden söyleyecekti.
Gözlerinde bir damla yaş, plastik çiçekler boynunda, uyuyalım artık, dedi, çok yorgunum inan.

* Mor ve Ötesi-Şarkıcı çocuk.

14 Ocak 2008 Pazartesi

Adrenalin.


Saat 2ye geliyor ve yarınki (bugünkü) 2 finalimden birine çalışmaya henüz başlamadım. En zor dersimin finali olduğunu ise hiç söylemesem daha iyi.

Diğerine biraz çalıştım, bir de projem vardı onun da yarısını yaptım yalandan.

U beybi, macerayı seviyorum.

07 Ocak 2008 Pazartesi

Yorumsuz

3 gündür 3 ayrı proje için saatlerimi harcıyorum. Biri bitiyor, diğerine başlıyorum, aklımda üçüncüsü.
Ama basbakanimiseviyorum.com gibi orjinal bir domain'e sahip sitede yer alan aşağıdaki yorumlar beni gecenin-sabahın- şu saatinde -2:44- kahkahayla güldürmeye yetti:

"eski arabaların toplanması tekrar gündeme gelecekmi eski arabam var çünki"
s.ç. - sakarya/hendek - 10.12.2007 16:59:05

"almanyaya organık kecı süt"
s. - denizli/tavas - 24.11.2007 14:04:36

"sayin basbakanim benim kombassan holdingdeki hisselerime damizlik süt inek ile,seanen kecisi ile, romanov koyunu ile takas edelim "
s. - denizli/çal - 05.12.2007 10:31:08

"sizi görmek zorundamıyız"
e.s.- Erzurum/Aşkale - 06.07.2007

"sayın basbakanım ölümüne yanınızdayım.inanıyorumki sizinle daha güzel günler bizi bekliyor.size ve tüm kabinenize hayranım.kıllı mütiş insanlar nasıl bir araya gelebilmis.sizden allah razı olsun saygılar "
b.t. - istanbul/bahçelievler - 30.12.2007 17:32:53

Ve daha niceleri...
Teşekkürler Türkiye...
Nerede uyuyor ve uyutuluyorsan.


* Not: Kişilerin isimleri gizlenmiş, sözleri ise noktasına, virgülüne bile dokunulmadan, yorumsuz alıntılanmıştır.

*Edit: Ben yalancı değilim blogspot'un saati geri :)

31 Aralık 2007 Pazartesi

A Looong December



Yine türlü türlü kararlar aldığım, bu kararlara uymadığımı bir sonraki yılbaşında farkedeceğimden emin olsam da bir milat kabul ettiğim, "yeni yıl nasıl başlarsa öyle gider" klişesinin doğru olmasını dilediğim zira değerli dostlarımla geçireceğim bir gece bu. Koskoca bir yılın son günü.

O koskoca yılın tamamından daha da uzun bir aralık ayıydı bu gerçekten. Belki bütün yılın yükü üstümdeydi, belki önümüzdeki yıl beni bekleyenlerin -veya beklemeyenlerin- ağırlığı.

Eskiden, benden birkaç yaş büyük arkadaşlarımın "yaşlandık" serzenişlerine, mezuniyet bunalımlarına güler geçerdim. Ama farkettim ki yılbaşı denen şey sadece biz eğlenelim, 10'dan geri sayalım, tombala oynayalım diye yok. Yıllar da geçiyor bir yandan ve tarihe bu şekilde bir çizik daha atıyoruz her yıl.

İyi mi oldu kötü mü bilmiyorum, "büyüme" duygusunu en kuvvetli şekilde hissettiğim yıl oldu bu. Artık bir dönemin yavaş yavaş geride kaldığını, ve ben onu ciddiye almasam da hayatın bana dair bazı şeyleri artık daha ciddiye alacağını anlamaya başladığım yıl. Boyut değiştiren arkadaşlıklar -kimi küçülürken büyüdü kimi-, tahrip gücü yüksek umutsuz vakalarım, bile bile içine düştüğüm, ve beni uyandırmaya çalışan onca kişiye rağmen gözlerimi açarak daha umutlu günlere uyanamadığım bir yalnızlık uykusu. Ve yine yanlış kişide aramak o yalnızlığın çaresini.

Yılbaşı yılbaşı "jingle bells" felsefesine ters düşen bu pesimistlik kandırmasın sizi. Güzel şeyler de oldu tabii ki. Benim için eğlenceli bir hobiden ibaret olan müzik konusunda beklediğimin ötesine gitti işler mesela. Bazen inanamıyorum şu anda olduğum noktaya, ki birçokları için bir hiç olsa da bana yeter de artar bile. Ne kadar şanslı olduğumu düşünüyorum sonrasında. En azından gülümsemek için iyi bir neden, eğer bu yolda elimden tutanlar elimi bırakmazlarsa.

Gerçi daha ne kadar gider onu bilemiyorum, ama önemli olan "an"dan zevk alabilmek. Sahne ışıkları yanana kadar anonim, ışıklar söndüğündeyse yine olabildiğince görünmez şekilde. İşimdeyim gücümdeyim der gibi.

Yazın olanca sefilliğiyle ve 17 kiloluk çantasıyla bana mısın demeden o şehir senin bu şehir benim gezen, doğru dürüst yemek yemeyip günde 8-9 saat yürüyen, üstüne yalnızca 5-6 saat uyuyan ve hiç şikayet etmeyen umarsız kişi olmak istiyorum yine. Gözlerimi kapatıp yazın başına dönebilmeyi diliyorum. Veya 3 yıl önce yaptığım Olympos tatiline. Mutluluk kimi zaman açlığa rağmen atılan adımlarda, kimi zaman günübirlik bir otobüs yolculuğunda, kimi zaman beklenmedik anda kopan alkışlarda, kimi zaman dinlediğim bir şarkıda, kimi zaman alışılageldik bir günün ortasında kantinde içilen çaylardaydı bu yıl. Bana herkesten farklı bakacak bir çift göz yine eksikti ama, diğer mutluluklarla avunmayı çoktan öğrenmiştim ben.

Zaman zaman beni benden çok düşünen arkadaşlarım çevremde, ve benim onlara verdiğim değerin farkında olmalarını umuyorum hep. Daha doğrusu onlara bunu gösterebilmiş olmayı. Ve önümüzdeki yıl için de yine bu birlikteliği diliyorum kendime.

A long december,
And there's reason to believe
Maybe this year will be better than the last...

Gülüşümüzdeki pırıltıyı çalan sadece kıştır belki de. İnanmaya çalışarak, öncekinden çok daha iyi bir yıl diliyorum herkese...

14 Kasım 2007 Çarşamba

Düt düüt!

Hani olmaz ya, diyelim oldu, bütün minibüs şoförlerini tutunma borularından -veyahut herhangi bir tutunma gerecinden- yoksun bir minibüse toplasam, sonra çalıştırsam motoru, istikametimiz tabakhaneymiş gibi davransam afedersiniz. Vitesimden tespih, ön konsoldan ise "ahu gözler", efendime söyleyeyim "liselim" çıkartmaları eksik olmasa. Yolda giderken bir sağ kaldırımı öpse tekerler bir sol kaldırımı, ki minibüsümün güzide yolcuları, minibüs şoförleri de bir sağ duvarını öpse minibüsün, bir sol. "Ücreti gönderemeyen var mı?" desem kinayeli kinayeli, sanki kimse duymamış gibi yaklaşık 10 kez de tekrarlasam. İçeride 234846 kişi olduğunu bilmeme rağmen yol kenarında bekleyen herkesin önünde durup açsam kapıyı. Arkadan birileri "Aaa daha nereye alacaksın yolcuyu ayol!" diye çemkirse, bense hiç oralı olmasam. Trafiğin hali nic'olur demeksizin karşı şeritten gelen tanıdıklarla iletişim kurma güdümü dizginlemesem inatla, iletişim aracı olarak ise normal insanlar gibi kelimeleri değil kornamı kullansam, ne kadar çirkin bir insan evladı olurdum değil mi.

11 Kasım 2007 Pazar

Büyüyünce atmaz di' mi bu çocuk, şiirlerin üstüne atom bombalarını? *

Birazdan okuyacaklarınız gerçek hayattan alınmıştır.

Özel ders esnasında türlü matematik sorularıyla boğuşan çocuk soruyu hocasının da yardımıyla çözmeyi başarır. Bilimin celebrity'si x, 10 çıkmıştır.

Birkaç soru sonrasında ise onu yeni bir gizem beklemektdir, başrolde yine x. Soruyu çözüp de x'in bu kez 30 çıktığını gören çocuk şaşkın gözlerle ve tüm saflığıyla sorar:

- Ama hani x 10'du???

Dünyaya geldiğinde içine sığındığı tenin rengi, o rengin diğer renklerden farkı, eksiği, fazlası hakkında en ufak bir fikri olmayan, uzanan her eli düşünmeden tutabilecek bir saflığa sahip insanoğlu, nerede nasıl yoldan çıkıyor ki günün birinde kalp kırıyor, hiddetleniyor, kin besliyor, can yakıyor? O saflıktan nerede ve nasıl soyunuyor ki içindeki tüm renkler, iyisiyle kötüsüyle açığa çıkıyor, beyazın yerini siyah alabiliyor kimsenin ruhu duymadan?

Acaba x'in artık 10 olmadığını öğrenmenin yarattığı hayal kırıklığı mı onu böyle kirleten?

Pis bir dünyada yaşıyoruz ve manzara maalesef her geçen gün daha da kirleniyor. Kimi gözlerini sıkı sıkı kapatıp oyuncak ayısına sarılıyor bir parça avuntu uğruna. Korkusunu yenmek için en iyi şarkıyı mırıldanıyor kulaklarını tıkayıp. Oysa duyargaları olabildiğince açmak lazım. İnatçı, hatta yayılımcı lekelerden kaçmakla kalmayıp, kirlilerin karşısında olanca beyazlığımızla durabilmemiz lazım. Ama beyaz leke gösterir. Ne olursa olsun, o çocuksu saflığa sahip çıkmak lazım. Bu kirlenme korkutucu, bu kirlenme yıldırıcı, ama umudu kaybetmemek lazım. Pes etmenin kaybetmekten, kirlenmekten farkı yoktur kanımca.

Beklenmeyen, öngörülemeyen ve idrak edilemeyen ani renk değişimleri hayal kırıklığına neden oluyorsa, bizim de rengimizi iyi belirlememiz, net olmamız gerek hayatta, ki ancak verdiğimiz kadarını bekleme hakkımız var, o kadarını bile alamamaya hazırlıklı olmak ise şart. Sırtımızı yasladıklarımız yine de bizi şaşırtmaya, kırmaya, üzmeye, bir daha herhangi bir şeye böylesine güvenmeye tövbe ettiriyorsa yer yer, kendi ayaklarımızın üstünde durmayı öğrenmemiz lazım belki de. Gerektiğinde ihtiyacı olanlar için güvenli bir omuz olma yetisini kaybetmeden.

Röntgen çektirmekten de korkar hale gelir miyiz bir gün, içimizdekiler görünmesin diye?


* Can Yücel-Uyumayan umut
** Bu post'un müziklerini Rilo Kiley yaptı: The good that won't come out.

24 Eylül 2007 Pazartesi

Lifeguard sleeping, girl drowning. *

Kız gözlerini açtığında suyun altındaydı. Su buz gibiydi. Tıpkı onun gibi. Damarlarına kadar işleyen bir titreme ile açmıştı gözlerini. Dalgınlıkla nefes almaya kalktı, ciğerlerine kaçan su yine iliklerine kadar işleyen bir yanma hissinde vücut buldu bu kez.

Bir rüyaya dalmıştı dingin kıyılarda. Su tatlı tatlı kıpırdarken güneş içini ısıtıyor, erimez sandığı buzlarını eritiyordu. Sığ sular onun gibi bilinmeyenden çekinen biri için fazlasıyla güvenliydi. Nasıl çekinmesin ki? Bilinmeyenler değil miydi onca sağlam adımdan sonra yoluna serpiştirdiği en ufak cesaret tohumundan onu yerle bir edecek yıkıntılar büyüten? Sığ sularda ise güvendeydi. Ayakları yere basıyor, arkasına baktığında geldiği kıyıları görebiliyordu hala.

Ama rüyanın bir yerinde kendini kaybetmişti işte. Öyle bir dalmıştı, öyle güvende hissetmişti ki, ayaklarının altından sinsice çekilen kumları farketmedi. Uçarcasına süzülürken sularda mutlak güven duygusuyla gözlerini öyle sıkı kapamıştı ki, rüyasında kaybolmuştu farkında olmadan. Derinlerin yabancılığının ne denli tehlikeli olduğunu bile bile fazla açılmıştı. Bir kere de kendini koyvermek istedi, fazla düşünmeden, sorgulamadan, sonuçlarını tartmadan. Yıllarca kendini koruduktan sonra bu kez cesareti fazla kaçırmıştı.

Ve gözlerini açtığında güneşin sıcaklığı yerini buz misali, bıçak gibi keskin sulara, sığ suların güvenli kolları ise iliklerine kadar hissettiği bu tarif edilemez acıya bırakmıştı işte. Dalgınlıkla ve son bir yaşam umuduyla içine çektiği, bir zaman onun için huzura denk olan sular bu kez yakıyordu ciğerlerini. Derken boğazında, dudaklarında bir sıcaklık hissetti. Bir an her şeyin bitmediğini, bildiği kıyılara dönebileceğini düşündü ancak yanıldığını anladı sonrasında. İçinde bir yerler kanıyordu sonunda. O kadar kanıyordu ki, içine sığmıyordu artık. Ve sıcaklık ona son uğrayışında da canını acıtıyordu işte.

Güç bela kafasını kaldırarak gökyüzüne baktı. Gittikçe kararıyor muydu, yoksa dibe battıkça öyle mi görünüyordu anlayamadı. Ellerini uzattı gördüğü son aydınlığa doğru. Parmaklarının arasından bir ışık hüzmesi süzülür gibi oldu. Fakat gördüklerinden emin olamayacak kadar bitkin hissediyordu kendini artık. Dibe batarken aydınlığın bu kadar güzel olduğunu daha önce hiç farketmediğini düşündü.

Son çırpınışları küçücük dalgalanmalar yarattı derinlerde. Son sözleriydi bu dalgalanmalar adeta. Ama yine kimse duymamıştı işte.

Ve sabahın ilk ışıkları ile gözlerini açtı uyumakta olan adam. Ne güzel bir gün, diye düşündü çarşaf gibi uzayıp giden sulara bakarak. Ne kadar sıradan ve ne kadar sakin.

Oysa o uyurken rüyasından hiç uyanamamıştı biri. O gözlerini yeni ve güzel bir güne açarken kız bir daha hiç rüya görmemek üzere uyumaktaydı...


* Bu yazı adını Morrissey'in aynı isimli şarkısından almıştır. Sonuna gelindiğinde şarkı birkaç kez daha dinlenmiş ve artık yazı ile şarkı birbirine karışmıştır,
"Please don't worry,
There'll be no fuss.
She was... nobody's nothing. "
diye fısıldarken üstat.

15 Eylül 2007 Cumartesi

Make a wish.

Yurt dışına gitmek istiyorum.
Gidip uzun bi' süre kalmak istiyorum.
Sonra geri gelmek istiyorum.

İşi bırakmak istiyorum.
Okulu bile bırakmak istiyorum.

Çikolatalı dondurma istiyorum.

Dost omzu istiyorum.

Boğulurcasına ağlamak istiyorum.
Doya doya gülmek istiyorum.

Boş oturmak istiyorum.

Tatile gitmek istiyorum.

Zamanı durdurmak istiyorum.
Hatta zamanda geriye doğru gitmek istiyorum.

Kendimi kaybetmek istiyorum. Başka bir ben bulmak istiyorum.

Bir şeyleri arkamda bırakmak istemiyorum.
Arkada bırakılmak istemiyorum.
Önüm karanlık, arkama da bakmak istemiyorum.

Böyle daha ne kadar gider, onu da bilmiyorum.




* "I suppose I'm allright now." diyor bir yandan Puressence. Gelmesi muhtemel endişeli commentlere yönelik peşin açıklamadır bu da. Sıkıntıdır, gelir geçer. İyi diyelim, iyi olalım hesabı.

09 Ağustos 2007 Perşembe

Çantada cepte, mini mini, rengârenk

Bonibon kutusunun kapağının altında bir harf olur, bilirsiniz. Ki neden olur, ben bilmem mesela. Tıpkı benim gibi bu harflerin hangi amaca hizmet ettiğini kestiremeyen bir arkadaşım bonibon kapağındaki harfe de kendince bir misyon yüklemişti küçükken. Eskiden, yani gerçekçilik hastalığına yakalanmadan çok önce, bu harfleri "Hayatımın aşkının baş harfi bu olacak!" diye yorumlardık. Hani inandığımızdan değil de, çocuk aklımızla muhabbete renk katacak daha heyecanlı bir mevzu bulamadığımızdan belki de. Yoksa ne bilirim aşkı meşki. Herhangi bir yaşımda.

Geçen gün uzun zaman -hatta yıllar- sonra Bonibon aldım. Yüzümde eski alışkanlığımızın anlamsızlığından doğan belli belirsiz bir gülümseme, yine de ufak bir heyecanla kapağı açtım.

Q çıktı.

"Q ne yahu?" dedim ister istemez. Hani imkansızlıkların yüzüme yüzüme çarpıldığı anlar olur da, Q nedir yani.

Yine de Quentin Tarantino tarafından keşfedilmem an meselesi olabilir. Keşfedilirsem "Ahan da buraya yazmıştım" diyeceğim.

Bir yandan da Quasimodo almış çiçeğini, tatlısını, dayanmış kapımıza. Deli çocuk.

Bense "uuu darlin, hu niidz lav?" der geçerim. Sonra belki burnum uzar azıcık.

28 Temmuz 2007 Cumartesi

Haftanın sonu, bi' nakarat gibi.

Dün akşam Bronx'ta yetersiz havalandırma nedeniyle 50 dereceye yaklaşan bir sıcaklıkta Pinhani'yi dinledik. Öyle serinletti ki ruhumu, 50 derece vız geldi...
Çok güzeldi çok.

İnandığın masallar, birer şarkı oldular.
Sana imkansızlıkları unutturdular.

23 Temmuz 2007 Pazartesi

Slmsss

- asl?
- 19, yes, nerde istersen

Böyle de bir efsane - yaşanmışlığı muamma- vardı vakt-i zamanında, bak hatırladım da güldüm akşam akşam.

21 Temmuz 2007 Cumartesi

Noktalama!

Noktalama işaretlerinin gücü takılıyor bazen aklıma.

Ne alaka demeyin, nefes aldıkça görüyor, okuyor, yazıyoruz biz.

Günlük hayatta noktalama işaretlerini es geçiyoruz belki, zaten sesli harflerin bile yazarken insanlara fazla geldiği bir çağdayken (evt cnm aynen öyle dedm) kim takar virgülü, kim takar noktayı, noktalı virgül zaten gözümüze görünmesin.

Yanlış anlamayın asla eleştirmiyorum zira MSN’de arkadaşlarımla konuşurken ben de çok noktalama işareti kullanmıyorum.

Yine de noktalama işaretlerinin gücü takılıyor işte bazen aklıma.

Bir arkadaşımdan duymuş olduğum, bu nedenle yaşanmış olduğuna inandığım bir olayı paylaşacağım sizinle, noktalama işaretlerine yüklenebilecek olan anlamlara ve bu işaretlerin iletişimde ne denli yüklü mesajlar içerebileceğine dair.


Kahramanlarımızın biri erkek, biri kız. Veya başta tek bir kahraman var, bir çift. Erkek, zaman ilerledikçe kızdan sıkılmıştır, ancak ne kızı karşısına alıp da bu düşüncelerini paylaşacak cesareti vardır, ne yüzü. “Bu işten nasıl kurtulurum?” dye kara kara düşünen, kolayına kaçmanın yolunu aramakta olan kahramanımız, bir gün kız arkadaşının attığı bir mesajla aradığı fırsatı elde etmiştir.

- “?”

Belli ki bir süredir bir şeylerin ters gittiğinin farkında olan kızımız neler olduğunu öğrenmek istemiş, bunu biraz damdan düşme, tuhaf bir şekilde de olsa bu şekilde ifade etmiştir. Aldığı cevap ise şu olmuştur:

- “.”



Harflerin arasında kendilerine yer arayan işaretçiklerden oluşan komünitenin en güçlüsü kuşkusuz “nokta”dır.

Nokta, her şeyden önce, “bitiş”i, “son”u çağrıştırır insana. Ne olursa olsun cümlenin sonudur yeri çünkü. Cümlenin bitesi gelmiş, gelmemiş, fark etmez, nokta gelir o cümleyi bitirir. Bu nedenle hüzünlü, hatta sert ve tavırlı bir hali vardır noktanın. Nokta “bitti” dedi mi üstüne söz söylenmez. Biraz snob, biraz acımasızdır o. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, çenesi hafif yukarıda, soğuk bir yüz ifadesiyle durur karşınızda.

En basitinden bir “Peki” bile “Peki.” ile aynı etkiyi yaratmaz. “Peki” havada asılı kalmışken “Peki.” tüm ağırlığıyla üstünüze çöker, “Peki.” der, “Ben daha ne diyebilirim ki? Peki, ben sıramı savıyorum, vazgeçiyorum, peki.” der.

Tabii ki düzyazıdan ziyade ikili ilişkileri baz alıyorum bu değerlendirmeleri yaparken. Düzyazıda cümleler bir şekilde bitmek zorundadır zaten, “soru işareti” ve “ünlem”den daha sık rastlanan son ise noktadır. Bilmiyorum sadece bende mi bu denli değişiyor bir kelimenin etkisi sonundaki noktayla?

Bir şeyleri noktalamak...

Bir de “üç nokta” var. Üç nokta daha gizemli bir işaret, cümlenin geri kalanını sizin hayal gücünüze bırakır. Noktanın etkisini üçe katlamak gibi bir misyon üstlenmiş midir bilinmez ama çoğu zaman onu kullanan kişinin karmaşık duygular içinde olduğu, cümlenin geri kalanını onun da bilmediği izlenimini yaratır bende. "Ben bilemiyorum, buyrun siz çözün çözebilirseniz" der gibidir. Bir durum karşısında diyecek bir şey bulamadığımızda “hayat üç nokta” deriz biz bir arkadaşla mesela, “Hayat...” yani. Üç nokta, en duygusalı, en kafası karışık olanı bence noktalama işaretlerinin. Böyle bir eli başında kafasını kaşır mütemadiyen. Veya cam kenarına oturmuş, mahzun ve dalgın bakışlar atar pencereden dışarı...

Kimilerinde sıklıkla üç nokta kullanma eğilimi vardır, ki bunlardan biri de benim, kendimi kontrol etmeye çalışıyorum bu konuda. Bir hastalık olabileceğinden şüpheleniyorum, eğer üç noktalardan hoşlanmayan varsa affına sığınıyorum. Ama baksanıza... Ne de güzel duruyor... Cıvıttım, onun da farkındayım, hemen toparlıyorum.

“Virgül”, “Hele dur da bi’ soluklan” der gibidir, candır, canandır, bir eli omzumuzdadır.

“Soru işareti” malum, meraklı bir çocuk gibi. Adı üstünde onun da. Gerçi “Mazi derken?” ve benzeri kalıplarda kullanıldığında tribal bir işaret olabilir. Ama bu “modern zamanlar”da edindiğimiz bir alışkanlık. Asıl amacı merak etmek, sormak soruşturmaktır onun. Gözünüzün içine bakarken bir şeyler öğrenme güdüsüyle iki elini açmış olması muhtemeldir.

“Ünlem” ise vurguyu arttırma amacı güder. Ancak “Merhaba!” ve benzeri şekillerde kullanıldığında hayat coşkusu ifadesi gibi gelir bana. “Bu insan ne coşkulu bir insandır ki merhabası bile vurgulu” derim. Gerçi bu gibi kullanımlar ünlemin seslenmeleri ifade etme sorumluluğundan gelir. Yine de, daha ziyade kızgınlıkla bağdaştığından kelli, ben ünlemden korkarım arkadaş. Biri bana “Hey!”, “Selam!”, hele hele “Alooo!” demeyegörsün, ben o ünlemin arkasında bir şeyler ararım. Ünlem çatık kaşlı, tek eli “Tey Tey!” dercesine havada, agresif bir işarettir, kendisini daha fazla kızdırmamak için bu mevzuyu kapatıyorum hemen.

“İki nokta”yla “noktalı virgül”e hiç girmeyeceğim, onlar daha komplike arkadaşlar, iki nokta, “bir saniye açıklayabilirim” derken noktalı virgül ne idüğü belirsiz bir noktalama işaretidir. Ben yıllarca noktalı virgül-virgül ayrımını yapmakta zorlanmışımdır, hâlâ da zorlanırım. Hayır yani, nokta mısın virgül müsün, madem virgüle özenirsin, onun misyonunu yüklenirsin o halde tependeki nokta nedir? Vay efendim ben virgül gibi takılayım, günümü gün edeyim deyip de noktamsı bir ayrımcılık üstlenmek ama iki cümlenin iki tarafını tam olarak da ayırmamak nedir arkadaşım? Delikanlıysan nokta gibi gel çat diye bitir, ne o öyle, ne yardan ne serden geçmeler? Gördüğünüz üzere pek hazzetmiyorum kendisinden, ben de yeni fark ettim.

Bak tepem attı şimdi, ben şu noktalı virgüle iki tane çakıp da geleyim.

Nokta.

15 Temmuz 2007 Pazar

Whole lotta fun.


Dönünce “birkaç satır” karalarım illa ki demiştim, geldik bir yazının daha başına.

Bir başkası benimki gibi bir yolculuk yapmış olsa ben de ondan bir an önce yazmasını beklerdim herhalde. Ama ukalalık etmiş olmaktan kaçınma isteği midir, yoksa nereden başlayıp nası bitirceğini bilememek mi bilmiyorum, bir türlü ulaşamadım doğru kelimelere. Farkındaysanız –ki farkında olmamak mümkün değil- yazıya da doğru dürüst giremedim. Yine.

Halbuki olayın ukalalık edilecek bir yanı da yok zira oldukça sefil bir tatil. Güzelliği de bu sefillikte belki.

Blogumu takip etmekte olan birkaç değerli insanı daha fazla oyalayamayacağımın, veya onları oyalayacak cümlelerin sonuna geldiğimin farkında olduğumdan, Yargı’nın isimlendirdiği üzere, “emprovize” yazma yoluna gideceğim yine. Yalnız uyarıyorum çok uzun olacak.

Efendim yolculuğumuza Düsseldorf’tan başladık, oradan başlamamızın ek nedeni ise taa mart ayında almış olduğumuz ucuz uçak biletiydi. Kısa olmasına rağmen nedense sarsıcı bir yolculuğun ardından sabah 7 sularında Düsseldorf’taydık. Öğlene kadar şehri turladıktan –ki bu tur lise yıllarımda sıklıkla duyduğum Rhein (Ren) Nehri ile ilk karşılaşmamdı- ve çoğu Alman şehrinde bulunan “Altstadt” yani eski şehir kısmına hayran kaldıktan sonra interrail biletimizi ilk kez kullanarak Köln’e geçtik. İlk tren yolculuğu, ilk hostel. Yalnızca bir gün kaldığımız için şehri çok gezdiğimizi söyleyemem ancak Kölner Dom doruk noktasıydı o günün. Daha önce hikayesini dinlemiş, resimlerini görmüştüm, yine dekendi gözlerimle görene kadar bu gotik yapının bu denli ürkütücü olabileceğini hayal edemezdim.

Bu arada interrail biletimiz metro ve tramvaylarda geçerli değil, bunu biliyorduk. Ancak baktık Almanya’da robotize Alman vatandaşlarının dürüstlüğü üzerine kurulu, turnikesiz, metroya binenlerin gidip vagondaki makinelere para atmasına dayalı bir sistem var, daha yolun başında bütçe hesapları yapmakta olan sefil iterrailciler olarak metroya para vermedik. Evet sistemi kötüye kullandık. Çok pis insanlarız. Buradan suçumu itiraf ederken Alman polis teşkilatına ve Alman hükümetine saygılarımı ve sevgilerimi yollar, anlayışları için teşekkür ederim.

Kendi lafımı balla keseceğim, Avrupa yazın kendini yeniliyor şekerim. Gittiğimiz bütün şehirlerde bir sürü yol çalışması, restorasyonlar, inşaatlar... Turistler için sinir bozucu olduğu kadar oranın sakinleri için de öyledir eminim.

Sonrası Amsterdam. Daha trenden inip de Dam Meydanı’na varır varmaz şehrin atmosterfine kapıldım. Ben hayatımda böyle bir yer görmedim, her şeyi müzelik bence. Sokakta gördüğünüz insanların tamamı nedense (!) pek bir keyifli. Yasallığın sınırlarını zorlayan bir yaşam söz konusu zaten, gerçi oradaki yasallık bizimkinden çok farklı ama... Red Light District ise kelimelerle anlatılmaz, ben şahsen bir müze gözüyle baktım oraya, zira öyle bir kurmuşlar ki düzeni, gerçekten ziyade dünya çapında adını duyurmuş bir oyun alanı, “tourist attraction”dı bana göre.

Amsterdam’da şöyle de bir hata yaptık: Şehrin çok dışında bir kamp alanında kaldık. Gerçi dünyanın en şirin kamp alanı olabilir kendisi çünkü küçük karavanları 2’şer kişilik odalara çevirmişler. Müstakil karavanlar, yemyeşil çimenler, biraz ötede göl.

Amsterdam’da geçirdiğimiz 3 günün ardından sıra Brüksel’deydi. Bürokrasi şehri olmasından kelli sıkıcı bir yer beklerken küçük, hareketli ve şirin bir şehir bulduk. Gün içinde tesadüfen tanıştığımız Belçikalı hippilerin ağırlıkta olduğu bir grup insan bizi akşam konsere davet ettiler. Underground konser mekanına geldiğimizde bizi neyin beklediğinden emin olmamakla birlikte yapacak daha iyi bir şeyimiz olmadığı için halimizden memnunduk. Derken müzik başladı, ve gecenin geri kalanı ardarda sahneye çıkan grupların sunmuş olduğu enstürmantal Balkan müziği ziyafetiydi.

Ve Paris... Birazdan gelecek olan cümleleri ilk kez benden duyacaksınız muhtemelen. Ben insanların ballandıra ballandıra anlattığı Paris’e gitmedim herhalde. Trenlerde bir yanlışlık olduğundan şüphelenmekteyim. Şaka bir yana, tabii ki güzel bir Avrupa şehri ancak o büyüleyici, eşsiz Paris’i bulamadım ben. Bir kere o kadar büyük bir yer ki, her yeri görmek isteyen bir turistseniz işiniz çok zor, yoruyor sizi. Ayrıca biraz da pahalı bir şehir, o açıdan bütçeye zarar. Benim pek romantik bir insan ol(a)mamamdan mı kaynaklandı bilinmez ancak öyle etkileyici bir romantizm de hakim değil Paris’te. Yalnız adamlar şehri yer altında metro ağlarıyla yeniden örmüş resmen. 5-6 katlı, metroyla her yere gitmenin mümkün olduğu bir sistemden bahsediyorum. Bizim metro hatlarını düşününce düşünme yeteneğimi kaybetmek istedim bir an.

Yolculuğumuzu yaklaşık 8. gününde hedefimiz artık İspanya’ydı. Yola çıkmadan birkaç gün önce evde babama heyecanla rotamızı gösterirken, Paris-Madrid yolunun çok uzun olduğunu farketmemle birlikte “Acaba arada bir yerde mola mı versek 1 gün? Mesela San Sebastian?” diye sesli sesli düşünürken babam San Sebastian’ın Alanya gibi bir yer olduğunu söyleyerek, vakit bulursak gitmemizi tavsiye etti. İkimizin de İspanya görmüşlüğü yoktu tabii ki. San Sebastian’a dair tüm bildiğimiz yıllar önce milli gururumuz Nihat Real Sociedad’da oynarken kendisiyle San Sebastian sahiline nazır yapılan röportajda gördüklerimizdi.

Ancak San Sebastian’a varır varmaz bu küçük sahil kenti bizi büyüledi adeta. Dünyanın en şirin yerlerinden biri olabilir burası. Küçücük bir yer zaten, ama tarihi bir dokusu var, insanı dinlendiren bir havası. Hayatımda ilk (belki de son) kez okyanusa girmiş bulundum ayrıca burada.

Ne yazık ki sadece 1 gün ayırmıştık San Sebastian’a ve sonraki rezervasyonların da bir kısmı yapılmıştı, değiştirmek çok zordu. Bu nedenle biraz durgun biraz hüzünlü terk ettik San Sebastian’ı, Madrid’e doğru yollandık.

Madrid’de yalnızca bir gece kalacaktık, ertesi gün şehri gzmek içinse birkaç saatimiz vardı. Hostelimiz çok merkezi bir yerde bulunmakla beraber Madrid’in en meşhur gay-lezbiyen caddesinin de üzerindeymiş, bu da tatile ayrı bir renk kattı, kısmet dedik =)

Ve Endülüs... Sevilla, Granada ve Cordoba’yı gördük 2,5 gün içerisinde, ki bunlardan Sevilla’nın yeri ayrı bende. Bu şehirlerin hepsinde vakt-i zamanında cami olarak hizmet vermiş, bugün ise katedrale çevrilmiş yapılar mevcut. Koskoca cami minaresini üzerine birkaç detay ekleyerek katedral kulesi haline getirmeye çalışmış olduklarını veya hali hazırda bulunan cami avlusunu görünce “Kimi kandırıyosunuz ülen” dedik. Bu yapılar turistlerin de çok ilgisini çekiyor, ki çekmeli de zaten. İki dinin, iki mimari anlayışın bir potada nasıl eridiğini, Endülüs’teki kültürel değişimin izlerini görmek için birebir.

Sevilla’da kaldığımız akşam ilk kez yöresel bir şeyler yiyelim diyerek bir restorana gittik. Tapas adını verdikleri tadımlık porsiyonlar sağolsun, iki tür yemek ve bir de soğuk domates çorbasının bol soğanlısından çok da farklı olmayan Gazpacho’yu denedik. Ah benim vatanımın sıcacık domates çorbaları...

Yemeğin ardından yürüyüşe çıktık şehrin dar sokaklarında. Derken bir yerlerden müzik sesi gelmeye başladı. Eski çizgi filmlerde gördüğümüz, yemeğin kokusunu duyunca havalanıp kokuyu takip ederek yemeğin olduğu yere uçuveren karakterler misali müziğe doğru yol aldık. Derken yine daracık bir sokaktan geniş bir meydana çıktık, baktık bir grup çalıyor. “Bildiğin halk konseri bu ayol” dedik. Hemen kurulduk bir köşeye. Kendi şarkılarını çalarken “Beatles’a ne kadar da benziyor tarzları” dedim ki iki dakika sonra “Hey Jude...” diye seslendi solist arkadaş. Brüksel’de tesadüfen gitmiş olduğumuz konserin ardından yine harika bir akşam geçirmiş olduk böylece. Ve yine tesadüfen.

İspanya’daki son durağımız Barcelona’ydı. Çok şey beklediğimiz bu şehre 3 gün ayırmıştık, ki bizi hayal kırıklığına uğratmadı, favorilerimiz arasona girdi. Beni en çok etkileyen, önceden de ününü duymuş olduğum ancak yine gözlerimle görmeden hayal edemeyeceğim güzellikte eserlere imza atmış olan, Barcelona ile özdeşleşmiş mimar Gaudi’nin yapıtları oldu. Sagrada Familia’ya içeriden, diğerlerine dışarıdan baktım, ve şunu söyleyebililirim ki Gaudi’ye sonsuz saygı duydum.

Bu arada kuzey ülkelerinde bizi olduğumuz yere yabancılaştıran bir soğukluk mevcutken, İspanya’ya gelişimiz ile birlikte Akdeniz havasını sezmemek elde değildi. Bu ülkedeki son durağımız olan Barcelona’da da böyleydi bu, İtalya’da da böyle olacaktı. Barcelona’nın La Rambla isimli denize inen meşhur caddelerinde, hele hele dillere destan sabit sebze meyve pazarındaki renklerde kaybolduk. Fransa’da yeşil ışığın yandığını belirten ses “Daat! Daat! Daat!”ken İspanya’da yeşil yanınca kuş sesleri duyuluyordu. Bu nasıl bir hayat sevgisi, dedik, gülümsedik ilk duyduğumuzda.

Türkiye’de cehennem sıcakları yaşanırken biz de İspanya’da kavruluyorduk. Öyle ki şu gözler Cordoba’da akşam saat 7’de 38 dereceyi gördü. Bu sıcağın insanlar üzerinde şöyle de bir etkisi var: Bu İspanyollara siesta yetmiyor olsa gerek sokakta herkes çok sinirli. Her köşede birileriyle kavga eden bir teyze bulmak mümkün. Alpay Erdem’e selam. “Sıcaktan tozutmak” diye adlandırdık bunu. Bir nevi hararet yapma, su kaynatma. Bir de paragraf halinde konuştukları için daha da komik oluyor kavgaları. Bir başlıyor cümleye sonraki nefesi 5 dakika sonra atıyor cümle bitince. O nefesi de hani ölmeyeceğini bilse almayacak.

Tam Barcelona’dan ayrılacağız derken, Fransa’daki demiryolu çalışanları, “Amanın Türkler buraya geliyor hemen grev yaparak onları durdurmalıyız” demiş olsa gerek, Barcelona tren istasyonunda elimizde biletimiz kalakaldık. “Gi-de-mez-sin!” yaptılar bize. “Veya İspanya sınırına bir gidin isterseniz, sonrası Allah kerim” dediler.

- Ne zaman biter grev peki?
- (Ne bileyim anlamında bir dudak bükmeyle birlikte) Bilmem.
- E biz ne yapalım?
- (yine aynı dudak bükme) İspanya’yı gezin!
- Ama zaten gezdik!
- Aa, İspanya çok güzeldir ama.

Information’daki çat pat İngilizce konuşan tombik amcayla böyle de bir muhabbetimiz oldu. Ziyade olsunlar.

Mecbur hostele geri döndük, şansımız varmış ki grev ertesi gün bitti, Nice’e doğru yola çıktık. Ancak benim tahminime göre grevi bitiren çalışanlar iş yavaşlatma ile devam etme kararı almıştı zira trenler olur olmaz yerlerde durup bekliyor, her tren 2-3 saat geç kalıyordu. Böyle böyle, zaten 3-4 aktarma ile gideceğimiz Nice’e, her seferinde rötar nedeniyle treni kaçırarak 7 saat yerine 17 saate vardık. Bir arkadaş “Interrailde böyle şeyler de olmalı, ben zevk aldım bugünden” derken saatlerdir yolda ve uykusuz olan bendeniz bir of çektim ki bırakın karşıki dağları, Himalayalar’ın hala dimdik ayakta olduğundan şüphe ederim.

Nice, bizim için San Sebastian’dan sonra şehir hayatından bir nebze uzak ikinci bir tatil beldesi oldu. Sahili muhteşem. Taşlı-çakıllı olduğu için şikayet edilse de ben Antalya’dan alışkın olduğumdan halimden memnundum. Nice’ten günübirlik Cannes’a gidişimiz, festival sarayını görüşümüz de unutulmaz, ancak sosyetik tatil yeri Cannes’ın denizi bir rezalet. Aslında bakarsanız ülkemize gelen turistlere şaşırmamalı, çünkü tamamen tarafsız yaklaşarak söylüyorum ki bizim sahillerimiz, sıcakkanlılığımız çok farklı.

Ve İtalya... Yolculuğumuzun İtalya’ya ayrılan son 10 günlük kısmı benim için biraz kesintiye uğradı çünkü bir iş için İtanbul’a gelip geri dönmem gerekti. İstanbul’da beni gören arkadaşların yüzündeki şaşkınlık görülmeye değerdi. “İstanbul güzel dediler, ayarladık Sultanahmet’te hostelimizi geldik, döneeeğr, şiş kabaab!” dedim onlara.

Bir kaç gün eksiğim olduğundan Roma’da Elif’im sağolsun hızlandırılmış bir tur attım 1.5 günde. Görülecek dhaa çok şey vardı belki ama çok verimli geçti o 1.5 günüm. Aşk Çeşmesi kenarında dondurma yerken oradan hiç kalkmak istemedik, nedendir bilinmez. Halbuki çeşme işte. Roma’da kendine has dokusunu bozmamış, havasını ve atmosferini üzerinizden atamadığınız bir şehir.

Yerleşik olarak göreceğimiz son yer ise Venedik’ti. Daha önce dediğim gibi gayet romantizm özürlü bir insanım ancak Venedik’te daha istasyonun merdivenlerine oturmuş kalacağımız kamp alanının servis saatini beklerken kendimden geçtim. Şunu anladım ki suyun olduğu yerde ben kendimi buluyorum. Yine mini bir konsere denk gelmiş olmamızı ise şanstan çok Venedik’in bize hoşgeldin hediyesi olarak algılamayı tercih ettik.

Kamp alanına vardığımızda ise gözlerimiz inanamadık, yemyeşil, geniş bir alana kurulmuş, minik bungalowlarda kalacağımız, havuzlu, jakuzili bir yerdi burası. Koşa koşa eşyaları bıraktık ve havuzun son 1 saatine yetiştik. Geç geldiğimiz için Venedik’i gezmeyi ertesi güne bırakmıştık zaten.

Ertesi gün sabah erkenden kalkarak Venedik’e gidecektik ancak havuz sevdamız planı biraz erteledi. O gün öğleden akşama kadar şehri gezdik, haritaya bakmadan, yer-yön sormadan. Kaybolma korkumuz bile yoktu çünkü bir şekilde bulurduk yolumuzu, öyle hissediyorduk. Bir aylık yolculuğun ardından Venedik’te, belki de ilk defa bu denli huzurlu ve mutluyduk. Marketten aldığımız hazır salatanın üzerine ton balığı ekleyerek kanal kenarında yemek bile yedik. Ne eksiğimiz var ki şık restoranlardan, işte enfes ton balıklı salatamız dedik, elimizdeki 1.5 litrelik sularla da şerefe yaptık.

O gün ayın 9’uydu, ertesi gün benim doğum gününmdü ancak doğum günümü gündüz yolda, trenlerde, akşam ise havaalanında geçirecektim, o nedenle 9’unda kutlamaya karar verdik kendi çapımızda. Kutlama dediğim de işte bir şeyler içip sohbetten ibaret. O gün kendimize biraz fazla izin vererek marketen Bailey’s kaptık ve kamp alanımıza döndük.

Kamp alanının barına ilerlerken baktık yine bir müzik sesi. Yaklaştıkça gördük ki klasikleşmiş rock şarkıları çalan bir grup sahnede. İçimden kadere teşekkür ettim o anda. Günlerden Salı, Venedik’in dışında bir kamp alanındayız, ve harika bir müzik.

Bir ara grup “Under the bridge” çalmaya başladı, ki çok severim. Solist arada gezinip birilerine uzatıyordu mikrofonu ancak biz çok arkadaydık, kendi çapımızda söylüyorduk. Derken Okan adama “Come here maan!” yaptı ve adam geldi, Okan da beni işaret etti. Küçük bir kısmını söyledim, solist beyimiz şaşırdı, ben mutlu oldum filan.

Ve interrail maceramızın son gününde, önce Verona’ya uğrayacak, birkaç saat gezecek, Milano’ya geçecektik.Ertesi gün sabah 7’deydi uçağımız da. Verona’da Collesseo’dan sonra sanırım İtalya’nın en meşhur amfi tiyatrosu olan Arena’yı ve Juliet’in evini gördükten sonra Milano’ya geçtik. Akşam oluyordu bu nedenle bir koşu görülecek yerlerini gördükten sonra yine rastgele yürümeye verdik kendimizi. Son günün şerefine Duomo’ya bakan bir sokak restoranında güzel bir yemek yedik. Ve gece 11’e doğru bizi Bergamo’daki Orio Al Serio havaalanına götürecek olan servisimize bindik...

Interrail’in en sefil anı derseniz havaalanında geçirdiğimiz saatler derim. Küçük bir havaaalanıydı Orio, bu nedenle gece kapatılıyordu. Bizi havaalanının karşısındaki bekleme salonuna aldılar. Sonrası zaman öldürmece, yere serilen uyku tulumlarının üzerine kıvrılmaca, Saat 3.5’ta bağıra çağıra gelen polislerce uyandırılmaca, havaalanına geçmece, yasak olduğu için orada yere oturamamaca, check-in için saatlerce beklemece, check-in desk’teki yavaş insana sinir olmaca, sonunda kalkışa zar zor yetişerek uçağa binmece. Türkiye’ye gelince 17 saatlik uykular çekmece. Oh.

Şimdi yazdıkça hepsini hatırlıyor, tekrar yaşıyorum da, diyorum ki bütün sıkıntıya, arada çıkan gerginliklere, nadiren de olsa cana tak eden göçebeliğe, arada çöküveren “ben ülkemi özledim”lere, normalin üstünde bir yorgunluğa rağmen eşi benzeri olmayan bir şey interrail. O kadar kısa bir süre içinde o kadar yer... Farklı ülkelerden farklı insanlarla tanışmak, onları tanımak, onların bizi ne kadar yanlış tanıdığını fark ederek bir şeyler anlatmaya çalışmak, eğrisiyle doğrusuyla. Her durakta o şehri tanımak, oraya alışmak, adeta oralı olmak, sonra bırakıp gitmek, yeni bir şehir için her şeyi “reset”lemek ve en baştan başlamak. Gittiğin yerin tarihini, kültürünü, insanlarını tanımak. Yakınını daha da yakından tanımak, yediğinin içtiğinin ayrı gitmediği dostunla kardeşten öte olmak, veya daha önceden fark edemediğin şeyleri fark etmek. Gerçekten aklıma gelebileceklerden çok daha fazla kelimeye ihtiyacım var ifade edebilmek için.

Yine de en güzel anlardan birisi eve dönüştü. Alışması zor ama salı gününden itibaren staja başlayacak, normal hayatına geri dönmüş olan kızla aynı kişiyim ben. Ama döndüm ve şimdi bir ayın hatıraları o kadar canlı, içimdeki hepsini tekrar yaşama arzusu öyle kuvvetli ki, tam da o dönüş anına takılıp kalmış gibiyim.

Bugüne kadar yazmış olduğum ve muhtemelen bundan sonra da tarafımdan yazılmış olacak en uzun blog yazımı özetlemem gerekirse, rüya gibiydi....


* Ben gitmeden “İyi yolculuklar” dileyen, hatta gurbet ellerde de beni arayarak şaşırtan birkaç arkadaş var ki onlara bir kere de buradan teşekkür ediyorum.



* Uzun bir süre ton balığı yemek, hatta görmek istemiyorum mümkünse.



* Beyaz peynir ve yoğurda can kurban, Allah soframızdan eksik etmesin.



* Tasarruf olsun diye minimum seviyede beslendiğim için kilo verip döndüm ancak en kısa sürede geri alacak gibiyim, gibi gibiyim.



* Beni her yerde İspanyol sandılar, yalnızca İspanya’da değil, Fransa’da, İtalya’da “Hello” yerine “Ola!” diye seslenildi bana, benimle sorgusuz sualsiz İspanyolca konuşuldu direkt olarak, İtalya’da apaçi bir insan tarafından “Uuu, Espanyoool!” diye laf atıldı. “Turco arkadaşım Turco!” diyorum hepsine buradan.



* Özellikle Almanya, Belçika, Hollanda ve Fransa’da marketlerin çoğunu ellerinde bulunduran Faslı, Tunuslu, Mısırlı kimseler Türk olduğumuzu duyunca “Kardeş!” diye coşkuyla seslendiler bize hep. Bildiğin “Kardeş!” diyor adam.



* Dönerciler çok pahalı. Yine de herkes döner yiyor ve her yer dönerci. Birine ayran sorduk bira verdi, öyle de adapte olmuşlar. Ama döner dışında Türk mutfağı yok. Okul beni çok sıkarsa her şeyimi bırakıp tam bir Türk restoranı açacağım böyle zeytinyağlılarıyla, tatlılarıyla, mezeleriyle, kebaplarıyla oralarda. Avrupa’nın kralı olurum ahanda buraya yazıyorum. Ortak olmak isteyenlerle bilahare görüşülür.



* Güzel geçen hemen her akşamda ucundan kenarından müzik de vardı. Sihir olsa gerek bu.



* Fotoğrafların küçük bir kısmı elime geçti henüz, gönül isterdi ki fotoğraflı, allı pullu bir yazı olsun da sıkılmayın, ama zaten şu satıra kadar gelebilen az olur, onlara sesleniyorum, fotoğraflardan serpiştireceğim yakında, beni izlemeye devam edin.



Saygılar, sevgiler...

10 Haziran 2007 Pazar

One more post 'fore I go.

Bildiğiniz üzere bu gece aylardır hasretle beklediğimiz, ancak günlük işlere koştururken ne kadar çabuk gelip çattığını fark edemediğimiz interrail macerası başlıyor.

Bir ay buralarda olamayacağım. Nasıl bir şey olacak hiç bilmiyorum. Beklentiler çok yüksek, heyecan da var, belki ufak tefek endişeler de. Dönünce illa ki bir iki satır karalarım o bir aya dair.

Dün akşamı da caanım dostlarımla geçirmişim, daha ne olsun. Bazen ne kadar şanslı olduğumu hatırlatıyor hayat böyle.

Hadin sağlıcakla.

01 Haziran 2007 Cuma

Sportmenlik dışı faul.

Fenerbahçe, basketbolda 1995'teki final serisinden beri ilk defa şampiyonluğa bu kadar yakın. Üstelik durum 3-0. Beyler bu maçı alırsa Fenerbahçe şampiyon olacak. 100.yılında.

Abdi İpekçi'de kıran kırana bir mücadele izliyoruz sayın seyirciler. Binlerce şanslı ve coşkulu taraftar yine tribünleri doldurmuş bu akşam.

Bu arada İstanbul'un bir başka köşesinde maçı televizyondan izlemek zorunda olanları da selamlıyoruz. Final Tarihlerini Belirleme Komisyonu nam-ı diğer FTBK her dönem bir öncekine taş çıkaran bir performans sergilediği ve yarın iki finalleri olduğu için.

Şimdilik aktaracaklarımız bu kadar, bizi izlemeye devam edin ve sinirlerinize hakim olun.

Aslı Kaya ne yazık ki Abdi İpekçi'den bildiremedi.

Sayın Kırca?

24 Mayıs 2007 Perşembe

Sıkı can iyidir.

Baharla birlikte aşka gelmiş cümle alem. Ayrıca aşkların en fenası platonik olanıymış. Ben bilmem öyle diyorlar.

Bir süredir yazmadığım doğru ama gelin bir sorun bir süredir kendinden haberin var mı senin diye. Toplantılarla dolu bir Spring Break'n ardından Sports Fest'i atlattık, uykusuz geçen bir hafta ile beraber. Bir süredir mevsim normallerinin üstünde seyretmkt olan sıcaklıklara şaşıranlar, nedenini berak edenler varsa kulak kesilsin şimdi, açıklıyorum: Balkanlardan gelen yağışlı havalar "durun durun şu Sports Fest de gelsin bi hele, öyle gideriz Türkiye'ye diye beklemiş meğer. Yaa yaa, işte böyle.

Organizasyona bizzat emek vermenin yanısıra maçlara da çıktık, final maçında biraz dayak bolca da sayı yiyerek ikinci olduk ama olsun. Altın rengini hiç sevmem zaten. Gümüş iyidir.

Şimdi dersleri toparlamanın zamanı geldi ama ben bir şeyleri toparlama konusunda her daim başarısız bir insanımdır. Geçen cuma girmediğim bir sınavın make-up'ı var misal önümde. Evet ilk make-up'ım ve evet pek heyecanlıyım(!). Pazartesiymiş onu da bugün öğrendim. Hoca da zehir zemberek bir mail atmış sınavın ne kadar kolay(!) olacağı hakkında. Yarınki -evet şu okulun son günü olan yarın- sınavımdan bahsetmiyorum bile.

Ama... Bunun da bir "ama"sı var. 9 Haziran mı dediniz, işte o gün benim finallerim bitiyor. Efendim? 11 Haziran mı? İşte o gün aşağıdaki bebek ve ben uzun bir yolculuğa çıkıyoruz.


İstanbul-Düsseldorf-Köln-Berlin-Eindhoven-Amsterdam-Paris-Bordeaux-Madrid-Cordoba-Sevilla-Granada-Barcelona-Marseille-Nice-Pisa-Roma-Napoli-Venedik-Milano-İstanbul.

İşte budur tek güç kaynağım, yoksa tükendim tükeneceğim, eli kulağında.



Not: Jukebox 25 Mayıs Cuma akşamı saat 21.00'de bu kez Sabancı Ünivesitesi'nde sahnede olacak. Sanırım yaz sonuna kadar son konser bu. Hepimiz ayrı zamanlarda ayrı yerlerde dinleniyor olacağız zira bu yaz. Bir sahil kasabasında akustik performanslara mı versek kendimizi acaba?

09 Mayıs 2007 Çarşamba

Next time on the O.C.

Duyduk duymadık demeyin ahali.

Israrlı reklamlar ve türlü empoze etme girişimleriyle arıtk muhtemelen rüyalarınıza girmeyi başarmış olan Jukeox bu Cuma son kez Old City’de. En azından Ağustos’a kadar.

Vay efendim nedenmiş derseniz, şöyle ki, önümüzdeki Cuma bendeniz Sports Fest’te görevliyim. Sonraki Cuma yani 25 Mayıs’ta ise Sabancı Üniversitesi’nin şenliğinde sahne alacağız.

Ardından finaller gelecek. Geldikleri gibi gidecekler mi bilinmez. Çetin bir mücadele veriyorum bu dönem var olmak adına. Finaller biter bitmez ben interrail macerasına atılıyorum, ben dönerken de Kerem ve Tuna Avrupa yollarına düşüyor. Böyle böyle ağustosu buluyor tüm grubun tekrar toparlanması.

Aslında güzeldi Old City yolculuğu. Başlarken çok sayıda yolcuyla yola çıkmadık belki, ama şu mola verdiğimiz limanda bakıyoruz ki hatırı sayılır bir kitle var. Birbirinden değerli dostların başı çektiği bir kitle. Sağ olsunlar en zor zamanlarda bile, bugün boşmuş dedik ama asla yalnız hissetmedik. Öz bir kitle bizimki. ;)

Ağustos’tan sonra rüzgar bizi nereye götürür bilmiyorum... Ama diyorum ki Jukebox’ı Old City’de –en azından bu dönemlik- son kez izleme fırsatını kaçırmayınız, bizi güzelce uğurlayınız ki aynı şevkle geri dönelim.

Yolunuz düşerse 12 Mayıs Cumartesi günü güney meydanaki Taşoda Konserleri’ne de bekleriz. Bizlere ayrılan 40 dakika kısa bir süre ancak kendisine bir şarkıda eşlik edeceğim Emir Bey’i saat 19.00 itibariyle, Jukebox’ı ise saat 21.40 itibariyle dinlerken kendinizden geçerek 40 dakikanın sandığınızdan da kısa olduğunu fark edebilirsiniz, benden uyarması.

Masal

Bir varmış bir yokmuş. 5 kişi bir araya gelmiş, ortak bir amaç ve ortak bir sevda ile. Bir araya gelmekle kalmayıp “bir” olmuşlar hatta. En güzel notaların arasını en şen kahkahalar doldurmuş.

Derken zamanla beklentilerinin de üstünde bir hızla ilerlemeye başlamış işler. Ülkenin birinde bir adam onlara her hafta 1-1.5 saat ayırmış eğlensinler, becerebilirlerse başkalarını da eğlendirsinler diye.

Bir yanı deniz bir yani dağmış memleketlerinin. Derken başka diyarlardan da takipçileri çıkmış. Her defasında sevindikçe sevinmişler sanki çok şey başarmış gibi çocuksu bir saflıkla. Her güzel sözü hafızalarına kazımışlar hemencecik.

Ama bu 5 kişiden biri taşıyabileceğinden fazla bir yükün altında eziliyormuş zaman zaman, bu 5 kişilik birliğin çok dışında nedenlerle. Çok sevdiği, her şeyini verdiği türlü uğraşlar bir araya gelerek onu arkadaşlarına zaman ayırmaktan aciz bir insan haline getirmiş, hatta bu uğraşlar birbirini baltalamaya başlamış. Bir koltukta iki karpuzu taşıyayım ne yardan geçeyim ne serden derken iki karpuzu da düşürebileceğinin farkında değilmiş. Ya da farkındaymış ama tek istediği her şeyin yolunda gitmesiymiş. Herkesi memnun edeyim derken herkesten çok dertlenen de oymuş yine.

Öyle ki, diğer 4 kişi, onun bu birbirini çemberin dışına itmeye çalışan meşguliyetleri yüzünden birçok fırsattan olmuşlar. Üzülmüşler haliyle. O ise kendini anlatamamış, suçluluk duygusuyla çaresizliğin arasında sıkışıp kalmış bu arada. Özürlerin affettirmeye yetmeyeceği bir suçluluk ve alt etmenin imkansız olduğu bir çaresizlik. Tek bildiği o dört kişiyi çok ama çok sevdiğiymiş, onları olmayan kardeşleri yerine koyduğu. Onlar olmazsa tüm melodilerin anlamlarını yitireceği.

Gözünden süzülen bir damla yaşla “Yorgunum...” diye mırıldanmış uykuya dalarken. "Üzgünüm..." diye yankılanmış içinde bir yerlerde bu ses.

27 Nisan 2007 Cuma

Bir kere de şen şakrak bir yazı yazalım da namımız yürüsün.

"Spring Break"in en güzel yanı "spring" mi yoksa "break" mi? İkisi birleşince voltranı oluşturuyorlar belki de.

Öyle böyle bahar geldi, tatil başladı, kısa da olsa.

Bir oturuşta 14 bölüm That 70's Show izlemeler, geç yatmalar, geç kalkmalar...

Her gün okula gideceğim Sports Fest hazırlıkları için ama olsun. Tatilden sonra da sınavım var ama olsun. Ortalamayı yakalamaya çalışıyorum, o benden ısrarla kaçıyor, ama olsun.

Küçücük ufacık minicik yerlerden beliren kelebeklerle iyi başlıyor gibi tatil. Daralan bünyeyi biraz dinlendirme, nadasa yatırma zamanıdır şimdi.

Güneye gidenler, benim için de uyuklayın havuz kenarında.

21 Nisan 2007 Cumartesi

Magazin forevır.

Güzelim Jamiroquai'ın "Deeper Underground"u Şenay Düdek-Alişan polemiğine fon müziği olabiliyormuş.

Hülya Avşar repertuarına Emre Aydın'ın "Kim Dokunduysa Sana Ona Git" adlı şarkısını eklemiş.
Aynı Hülya Avşar, şarkıya kendince "Dokunma" adını vermiş. Demek ki insanın söylediği şarkının adını bilmesi gerekmiyormuş.

İnanmayacaksınız ama Erol Büyükburç saksı değilmiş.

Tuğba Ekinci "Hülya Avşar'a selülit hiç yakışmıyor, taytlı fotoğrafları bence çok daha 'cool', Avrupai, 'different'. " demiş.

Deniz Seki, "Hiçbir 'title'ı olmayan insanlar çıkıp hakkımızda konuşarak ekran kirliliğine yol açıyor." demiş.

İkisi de yol açtıkları dil kirliliğinin farkında değilmiş.

Bir adamla bir kadın evlenmeden, kadının kız kardeşi adamın baldızı olabiliyormuş. Hatta bu sıfatla meşhur olunabiliyormuş.

İsminin önüne "DJ" sıfatını alabilmek için Tarkan'ın baldızı olmak yeterliymiş.

Ünlüler sonunda doğru adresi bulmuş, ülkem Ünlüler Sirki'ne kavuşmuş (!).

Televizyon kanalları haftalarca aynı konuları işleyerek saatler süren progamlar yaratabiliyormuş.

Bir insanın böyle bir yazı yazması için gerçekten sıkılmış olması gerekiyormuş.

17 Nisan 2007 Salı

Adlandırmak zor.


Yukarıda gördüğünüz kağıdı mühendislik binasındaki bir sınıfta bulmuştum. Oturduğum sandalyenin benden önceki ziyaretçisi unutmuştu besbelli. Derslerde odaklanma sorunu yaşıyoruz zaten, biraz oyalanmak için kağıda baktım, cash flow techniques, yok efendim adjusted present value hesaplamaları, market value, vesaire... Sonra sağ alt köşe çekti dikkatimi. "bodruma yerleşmek :)" yazıyor. O kadar sevimli geldi ki muhtemelen oldukça sıkıcı bir ders esnasında kurulan hayellerin yazıya döküldüğü o köşe bana.

Küçük bir kasabaya yerleşip kendi biberlerimi, domateslerimi yetiştirme hayalim olmadı hiç, ama okul bitince ne yapacağım diye düşünürken bazen uzaklara gitmek geçmiyor değil aklımdan. Akabinde ben uzun süre kalamam oralarda deyip yan çiziyorum gerçi. Tabii bazen öyle şeyler vuku buluyor ki, çekip gitmek çekici gelebiliyor insana.

İşini gücünü bırakıp, eşini dostunu, çoluğunu çocuğunu toplayıp Ankara'ya giden o kadar insanla yüzsüzce ve kendince dalgasını geçebiliyor mesela birileri. O ağdalı (!) Türkçesiyle "Aman yarabbim milyonlar falan..." diyor. "81 ilden bindirilmiş kıtalar" olarak adlandırıyor onları. 81 ilden bindirilmiş kıtalar oldukça korkutmuş olmalı onu.

Acı bir gülümseme geçiyor yüzlerden.

Çekip gitmek cazip olsa da, kalıp olacakları görmek ve sonuna kadar direnmek en doğrusu belki de. En azından denemiş olmak için.

08 Nisan 2007 Pazar

Nova Color

Bugün, çekirdek Türk ailesi olarak laleleriyle meşhur bir semtinde, daha doğrusu korusundaydık İstanbul'un.

Renkleri unutuyorum ben zaman zaman. Bugün birkaç saatliğine de olsa hatırladım onları.

Bir sürü çiçek aldık. Anneme çiçek seçerken yardımcı oldum, karar verme aşamasında kendimizi kaybettik. Ben de papatya seçtim kendime, bol tomurcuklu, cıvıl cıvıl açma umudu veren.

Güzel bir gündü yahu.


Şşşt, yaklaşsana bişi dicem.
Benim yarın yine sınavım var, çok belli oluyo mu ordan?

Geç gelen düzenleme: Nazar değmiş fotoğraflar görüntülenemez olmuş. Gören çoktan görmüştür, görmeyen de pek bir şey kaçırmamıştır diyerek kaldırdım hepsini.

05 Nisan 2007 Perşembe

Mind, body and soul.



Biz kullarına şunun yarısı kadar ses bahşet yaarebbim.

İç ses 1: "İyi ki video eklemeyi öğrendin,
abartma."


İç ses 2: "Ama çok güzel söylüyor ya."


İç ses 3: "İyi de sen utanmadan blog'unu ihmal et, sonra bir videoyla
geçiştir, ayıp ayıp."


İç ses 4: "Burası biraz kalabalık oldu sanki."


Bana da biraz akıl fikir ver ki yarın sınavı olan normal bir insan gibi davranıp başlayayım artık ders çalışmaya.

28 Mart 2007 Çarşamba

Alpay Erdem'in teyzeleri varsa benim de amcalarım var.

Bugün tramvayda uyuklarken bir amca bana, "Evladım hangi durakta ineceksin? Sirkeci'ye geldik, uyuyup ineceğin yeri kaçırma he!" dedi. Sanırım dünyanın en iyi kalpli amcasıydı.

Geçenlerde de Üsküdar'da bir yerlere yetişmeye çalışırken yanımdan geçen birinin bana çarpması üzerine benim de hafifçe -ama çok hafif- çarpmış olduğum bir amca, kendisinden çok çok özür dilememe rağmen arkamdan bir güzel bedddua etti en okkalısından. Sanırım dünyanın en kötü kalpli amcasıydı.

23 Mart 2007 Cuma

Ninja turtles are back to the future.

Son zamanlarda takip etmeye çalıştığım bir kaç blog'da tanık olduğum (ve sanırım Tuğçe'nin başlattığı), gülümseyerek okuduğum & izlediğim nostalji zincirinin bir halkası olacak bu da muhtemelen, her ne kadar internette gördüğüm bir haber beni bir anda yazmaya teşvik etmiş olsa da.

İlk konumuz Ninja Turtles. "Nija Kaplumbağalar" çocuk dilinde.
Mikelanjelo (Michelangelo) en yırtık olanıydı, herkes pek severdi, kardeş gibiydi, haşarıydı ama sevimliydi. Pizzaya hayır diyemezdi.
Leonardo lider vasfına sahip, karizmatik elemandı. Kızlar onu severdi nedense. Kaplumbağa işte yahu neticede. Gerçi çocukken Bugs Bunny'ye inceden aşık olan bir insan olarak ne diyebilirim bu duruma bilemiyorum.
Donatello yaratıcı ve mucit olandı, kesinlikle çok zekiydi ama bir çatlak profesör imajı yapıştırılmıştı üzerine. Ben hep Leonardo'ya gizli bir çekişme içinde olduklarını düşünürdüm.
Rafael (Raphael) biraz daha arka planda kalmış gibiydi, silik bir karakterdi sanki.
Sahip Sıplintır (Splinter) yüce ustaydı, bilgeydi, sözü dinlenmeliydi, dinlenmezse pişman olunurdu.
April (April O'neil) güzeller güzeli spikeriydi 6.kanalın. Kahverengi saçlar, sarı tulum. Michelangelo April'in peşinde koşardı sürekli sanki. Bense Leonardo ile April arasında bir şeylerin başlamasını beklrken bir yandan da Şıredır'ın April'e gizliden gizliye aşık olduğuna inanırdım. Amanın pembe dizi tadında yaklaştım Ninja Kaplumbağalar'a resmen.
Şıredır kıldı (Shredder), "teneke kafa"ydı, sinir bozucuydu, durdurulmalıydı.
Bir de beyin vardı (Krang), allahım ne ürkütücü şeydi o. Robotumsu bir şeyin içinde dolanırdı.
Falan filan.

Bizim zamanında ölüp bittiğimiz çizgi filmleri, şarkıları, sinema filmlerini şimdiki nesil aynı coşkuyla karşılamıyor. Hatta bir çooğunun haberi bile yok. Geçen gün internette gezinirken bir habere rastladım, Ninja Kaplumbağa'ların 3D animasyon filmi yapılmış da vizyona girmiş bile. Öncesinde hiç duymamışım. Hemen fragmanını bulup izledim.



Günümüzde yapılan işleri bildiğim için animasyon kalitesi beni pek tatmin etmedi. Çizgi filmine dünyaları değişmem. Ama ne yalan söyleyeyim böyle yıllardır görmediğim bir dostla karşılaşmış gibi oldum. Gişe hasılatından komisyon alıyor falan değilim ancak amacını henüz kestiremediğim bir yanım böyle çocukluk efsanelerimiz kaybolup gitmesin istiyor. Şimdiki çocuklar da bilsinler, bizim duyduğumuz heyecanı duymasalar da. Zaten ben de onların sevdiği şeyleri onlar kadar sevemiyorum, hıh!

Filmin trailer'ı bizi coşturmuyor ancak kim şu şarkıya çocukların en iyi bildiği yabancı dil olan "uydurma İngilizce" ile eşlik etmeden durabilir?



Çocukluğumdan aklımda kalan en önemli film: Geleceğe Dönüş.

Geçtiğimiz sene lisenin forumunda "Geleceğe Dönüş"ü duyup da "O da ne ola ki?" diyen insanlar bilirim. Yahu gelmiş geçmiş en efsane filmlerden biri, nasıl bilinmez diye düşünmüş olsam da bir yandan da filmin artık televizyon kanallarında hiç verilmediğini düşünürsek Geleceğe Dönüş'ün popüler olduğu yılları kaçırmış olan mini mini 1'ler, çalışkan 2'lerin filmden haberdar olmalarının zor olduğunu farkettim.

Geleceğe Dönüş üçlemesi... Olsa da izlesek. Michael J Fox'un canlandırdığı Marty McFly ve Doktor Brown'ın icat ettiği zaman makinası (arabası) modifiye DeLorean ile geçmiş-gelecek ekseninde yaşanan macrealar. Birbiriyle son derece ilişkili 3 film. Hepsi birbirinden güzel ama ilkinin yer ayrı.

Back To The Future:



Back To The Future II:



Back To The Future III:



Ve tabii ki Johnny B Goode: (Bu konuda yorumu sayın Kerem Dıramca'ya bırakıyorum.)

21 Mart 2007 Çarşamba

Rock swings

Paul Anka, bilinen rock/brit/alternative şarkıların swing coverlarını toplamış Rock Swings albümünde. 2005 çıkışlı sanırım, ama ben etraflıca dinleme fırsatını yeni buldum.

Albümün muhteviyatı şu şekilde:

1. "It's My Life" (original version by Bon Jovi)
2. "True" (original version by Spandau Ballet)
3. "Eye of the Tiger" (original version by Survivor)
4. "Everybody Hurts" (original version by R.E.M.)
5. "Wonderwall" (original version by Oasis)
6. "Black Hole Sun" (original version by Soundgarden)
7. "It's a Sin" (original version by Pet Shop Boys)
8. "Jump" (original version by Van Halen)
9. "Smells Like Teen Spirit" (original version by Nirvana)
10. "Hello" (original version by Lionel Richie)
11. "Eyes Without a Face" (original version by Billy Idol)
12. "The Lovecats" (original version by The Cure)
13. "The Way You Make Me Feel" (original version by Michael Jackson)
14. "Tears in Heaven" (original version by Eric Clapton)

Oldukça enteresan bir çalışma, eğer swing'e gareziniz de yoksa - zira bu tarzdan hoşlanmayanlara sıkıcı da gelebilir, ama kanımca yaratıcı olmuş- , benim gibi severek dinleyebilirsiniz. Quize çalışmaya çalıştığım şu dakikalarda su gibi aktı gitti şarkılar birbiri ardına. Paylaşmak istedim.

Sevgiler, saygılar efendim cümlenize.

18 Mart 2007 Pazar

Ha bir damla az, ha bir damla fazla.



Şarkılarda yağmuru kullanmak yasaklansın. Çok fena yapıyo adamı.

Penguenler çift yaratılmıştır derlerdi de inanmazdım.

Aylardır süren görüşmeler sonucu iki tarafı da memnun edecek zeminde anlaşmaya varabildik.


Yok yahu, vallahi ben değilim.
Fakat kayıp bir akrabam varsa onu bulmuş olma ihtimalim var şu görmüş olduğunuz reklam vesilesiyle.

16 Mart 2007 Cuma

jukebox

BRONX'ta sahne alırken önümüze konan kağıttaki "İstediğiniz kadar sahnede kalmakta özgürsünüz :)" cümlesini gördüm ya, ölsem gözüm açık gitmem herhalde.

Wembley, sana söylüyorum, hazır ol bebeğim Jukebox geliyor.

12 Mart 2007 Pazartesi

Nice to know you.

Baştan söyleyeyim bu post oldukça kişisel olacak. Incubus'u anlatacak. Rüya gibi bir konseri.

Blogumu başından beri takip edenler tanık olmuştur taa Aralık ayının ilk günlerinde, biletler satışa çıkar çıkmaz sahne önünden bilet aldığımda yaşadığım heyecanı. O zaman daha konsere yıllar varmış gibi geliyordu, 8 Mart'a kaç gün kaldı hesapları yapıyordum sürekli. Ama sayılı gün çabuk geçer kaidesi bir kez daha kendini gösterdi zira su gibi akıp gitti zaman, bir de baktım bir hafta kalmış konsere.

Derken malum morarma vakasını yaşadı sol gözüm. Bir ara adımı "pişmiş", soyadımı "tavuk" yapmayı düşünmüş olsam da yılmadım, zaten adamlarla tanışma şansım yok, hem göz göze bile gelemem ki morluğum dert olsun bana dedim.

İnsanlar konserlerden önce şarkıları dinleyip hazırlanır, zerre hazırlanmadım buna. Zira ortaokuldan beri dinlediğim bir grup kendileri. Ama neden açıp dinlemedim son haftalarda, içimdeki coşkunun tamamını konser gününe mi sakladım bilmiyorum.

Derken o gün geldi çattı. Sat 19.00 olan kapı açılışını dikkate alarak 18.30 gibi vardık BJK Akatlar Arena'ya. Ucu bucağı görünen ancak oldukça uzaklardan görünen bir kuyrukla karşı karşıya kalıp kahve içeceğimize gelip sıraya girseydik diye hayıflandık. Akatlar Vadisi'nde ayaz kanımızı dondururken içeriden soundcheck duyulmaktaydı. Çaldıkları şarkı ise bana bir işaret gibiydi, albümdeki favorim olan "Paper Shoes".

1.5 saatten uzun bir süre öldürücü, hayattan bezdirici soğukta bekledikten sonra kapılar açıldı ve içeri girdik. Tuvalette önünde Brandon Boyd'un elleriyle çizdiği ve oldum olası beğendiğim "Another" adlı çalışmanın bulunduğu, konser için hem jest olsun hem de hatıra kalsın diye yaptırdığımız tişörtü giydim. Ve sahne önüne doğru ilerledim...

2. sıra ile 3. sıra arasında bir yere konuşlanmıştık. Sahnede duran mikrofona baktıkça Incubus'u o kadar yakından izleyeceğime inanamadım. Sahne önüydü tamam ama arada iki metreden daha fazla bir boşluk olur diye düşünmüştüm. İki lafımdan biri, "İnanamıyorum ya..."ydı o dakikalarda, daha konser başlamadan.

Alt grup olan Dorian'ın performansını sabırsızlıkla izledim, bildiğim şarkılara eşlik ederken aklım aslında Incubus'taydı.

Derken saatler (yanılmıyorsam) 10.00'u gösterdiğinde sahneye çıktılar kulakları sağır eden çığlıklar eşiliğinde. Benim nutkum tutuldu ilk saniyelerde, sonra ben de kapıldım bağırış çağırışa. Konser öncesi arkadaşlarla ilk şarkının ne olacağını tahmin etmeye çalışmıştık, ilk notalarla birlikte gördük ki yanılmamışız, zira son albümleri Light Grenades'in de açılış parçası olan ve intro niteliği taşıyan "Quicksand" ile başladılar.

Ardından aynı albümden "A Kiss To send Us Off" geldi. Sonrasında sıkı Incubus hayranlarının biraz yumuşak bir sounda sahip olduğu gerekçesiyle eleştirilen, ancakIncubus'un yeni şeyler denemekten ne kadar hoşlandığını bildiğim ve albümleri birbirinden bağımsız değrlendirmeye çalıştığım için benim beğendiğim albümlerden biri olan Morning View'den "Wish You Were Here" çınladı Akatlar Arena'da. Sahneye bakarak, dolu dolu söylendi "wish you were here" cümlesi, ortaokuldan beri bekliyor ve an itibariyle 2 metre uzaklıktan izliyor olmanın etkisiyle. "Wished you were here"dı aslında söylenmek istenen.

Sonrasında yine Morning View'dan "Have You Ever" geldi. Ve Light Grenades'in ilk hit'i "Anna Molly". Konser oldukça hareketli ve sert şarkılarla devam ederken ve biz en önde yerimizde duramazken, canım beni benden alan daha duygusal Incubus şarkılarını çekiyordu içten içe.

Derken, Light Grenades'deki favorim olan, aksak ritmiyle üst üste defalarca kendini dinleten "Paper Shoes"u duydu bu kulaklarım. Eller sarıldı fotoğraf makinesine, videoya alındı şarkının bir kısmı... Büyü gibiydi.



"Nice To Know You" ile coşan Brandon "Acaba böyle mi devam edecek?" sorusunu getirdi akıllara. Ancak konser boyunca takındığı "cool" tavır bu yanılgı timsali soruya gereken cevabı vercekti aslında. Baştan sonra mesafeli bir edası vardı kendisinin. Pek de yakışıyordu ama.

Ve taa '97 senesine gittik sonra. Nispeten daha az kişinin bildiği/sevdiği S.c.i.e.n.c.e. albümünden "New Skin" ve "Redefine" geldi. İki şarkıyı da diğer albümlere oranla daha sert bir albüm olan S.c.i.e.n.c.e.'dan çıkmasına rağmen akustik versiyonlarıyla sundu grup bizlere. Incubus'un akustik peformansına apayrı bir hayranlık besleyen bendeniz mest oldum o dakikalarda. Redefine'da fark ettim ki çok çok az insan biliyor şarkıyı. Ukala ama saf bir gurur duydum bu durum karşısında.

Ve Incubus'un tartışmasız en çok bilinen ve sevilen şarkısı "Drive". Incubus sevmediği halde davetiye bulduğu için laf olsun diye konsere gelenlerin bile bağıra çağıra eşlik ettiği, harika bir akustik performans daha oldu bu da. Binlerce kişilik bir koro eşlik etti Incubus'a. Şimdilerde esamesi okunmayan bir arkadaşla bir zamanlar ortak şarkımız olduğunu hatırlamıyormuş gibi yaptım o birkaç muhteşem dakika zehir olmasın diye.




Yine son albümden "Earth to Bella (Part1)" takip etti Drive'ı. Akustik rüya böylece sona erdi. Ardından Morning View'dan pek kimsenin favorisi olmayan ancak benim çok sevdiğim "Under My Umbrella" geldi. Ve son albüme adını veren -benim nedense henüz pek ısınamamış olduğum- "Light Grenades".

Yine bende ayrı bir yeri olan "11 a.m."in çalınması da bir başka sürprizdi benim için. Brandon'ın söz yazma konusundaki ustalığını takdir ettim kim bilir kaçıncı kez, o "7 a.m., the garbage truck beeps as it backs up and I start my day thinkin' about what I've thrown away." diye girerken şarkıya.

Ve Brandon ile Jose'nin dakikalarca süren, davul-perküsyon atışmasını ve Brandon'ın birazdan bahsedeceğim ışıklı eldiven şovunu içinde barındıran, bağıra çağıra "please come back to us.." dedirten "Sick Sad Little World", ardından ise Light Grenades'de dikkat çeken bir başka şarkı ve muhtemelen Incubus'un bir sonraki videosuna tema olacak "Dig" ile konserin normal süresi tamamlanmış oldu.

Birkaç dakikalık ısrarlı tezahüratlardan sonra Incubus'un geri dönmeyeceğine kanaat getiren -sanırım Incubus'un önceki canlı peformansları hakkında bilgi sahibi olmayan- bir kaç kişi çıktı önümüzden, yarım adım da olsa biraz daha yaklaşmış olduk sahneye. Ben ise emindim geri döneceklerinden, hm de bir değil birkaç şarkı için. Ve döndüler de.

Bis'te üç şarkı çaldılar nitekim. İlki geçmişte videosuyla bendenizi hafiften çatlatmış olan "Are you in?", diğer ikisi A Crow Left Of The Murder'dan "Pistola" ve "Megalomaniac". Ve rüya gibi bir konser böyle sona erdi.

Konsere dair atlayamayacağım ve asla unutamayacağım bir ayrıntı ise Brandon'ın gerçekleştirdiği sahne şovuydu. Şarkı aralarına serpiştirilmiş olan jam session tadında atışmalardan birinde, ışıklı eldivenler geçirdi eline Brandon, iç yüzü küçük küçük ışıklarla kaplı eldivenler bunlar. Bu eldivenleri kullanarak gerup elemanlarının üzerinde yakamozlar gezdirdi tek tek. Dans figürleriyle süsleyerek ışık oyunları oynadı hepsinde sırayla, en son kendi gül cemalini aydınlatmak suretiyle. Yine dakikalarca süren bir şov, ama unutulmayacak, büyüleyici, nefes kesici, bitmesin dileklerini ikiye katlayan bir şov.




Şahsen bu gibi aşırı hayranlıkları "teenage" diye nitelendiren ve anlam veremeyen ben, bütün konser boyunca tişörtümü Brandon'a gösterebilmek için yırtındım. Aklım sıra farklı olacaktım, üzrinde onun çizimi vardı ya hani. Sonunda sanırım başardım da. Zira seyirciye teşekkür ederken bir an göz göze geldik ve ellerini birleştirip eğilerek bana da bir "thank you" lutfetti sanki. Ya da ben öyle olduğuna inandırmak istedim kendimi.

Ertesi gün, kimsenin anlattıklarım karşısında benim duyduğum heyecanı duymayacağını bilerek her sorana nasıl etkilendiğimi anlattım. Etkisinden kurtulmanın da zor olduğunu. Özetle, kesinlikle hayatımın konseri oldu, ses sisteminden sahne şovuna, performanstan setlist'e kadar her şey tatmin ediciydi, yine de "keşke daha uzun sürseydi", "keşke şunu da çalsalardı" gibi nankörlükler etmedim değil, ama sadece doyamadığımdan.

Tatsız olan ise konserden sonraki gün bir arkadaşımın kuliste görevli olduğunu öğrenmem oldu. Kısmet değilmiş dedim geçtim. Zira kulis yakınlarında dolaşan ve groupie olup olmadıkları merak edilen 4-5 manken hanım ile karıştırılmak istemezdik değil mi efendim. Veya ben bir tarafta hayranlığı bir yerde bırakıp adamları müzikal açıdan irdelerken ve tanışma hayallerim her şeyden önce sadece birkaç saniyeliğine de olsa birlikte şarkı söyleyebilmekten ibaretken "Sex Me Brandon" pankartı açan veya bikinisini çıkararak aklı sıra dikkat çekmeye çalışan -ve Brandon tarafından zerre kadar dikkate alınmayan- zavallılarla.

Bir parça şansın hala benimle olduğunu gösteren ise yasak olduğunu bilmeden yanıma aldığım fotoğraf makinesini iki kez kontrolden geçmeme rağmen içeriye sokmayı başarmam oldu. Ve çektiğim fotoğraflar, videolar kaldı bu kısacık, ama dopdolu rüyadan yadigar.


07 Mart 2007 Çarşamba

Rocky Balboa


Bildiğiniz, belki de henüz bilmediğiniz üzere ben aynı zamanda basketbol oynamaktayım kendi çapımda.

Bu hafta üniversitelerarası lig maçları oynanıyor. 5 günde 5 maç oluyor kendileri.
Pazartesi gunu Kültür Üniversitesi'ni, normalin çok çok altında rezalet olarak tanımlanabilecek olan bir oyunla 49-42 galip geldik. Dün, Kültür'den daha iyi olan Işık Üniversitesi ile olan maçta ise adam gibi oynayıp 74-53 kazandık.

Ve günlerden çarşamba, İTÜ maçı. En önemli maç olur kendisi, zira iki üç senedir İTÜ'ye başa baş oynar ve galip geliriz, gecen sene de bu sekilde sampiyon olmustuk. Haliyle kendileri oldukca motive olurlar bizim maca cikmadan once. Bizden de mezun olanlar oldu, yeni oyuncu cok, pek antrenman yapamadık, hiç hazırlık maçı oynayamadık, birlikte nasıl oynayacağımızdan emin değiliz vesaire.

Maça çıktık, ben zaten bu sene hücumda sıkıntı yaşayan/pek işe yaramayan ancak savunmada yararlı olan, rebound delisi oyuncu modeliyim (bkz.Ben Wallace), ilk iki periyotta da antrenörümüz ve yardımcısına göre gayet iyi ancak bana göre pek parlak olmayan bir performans sergiledim. Derken ikinci periyodun sonunda içeriye yüklenirken bir dirsek yedim, dünyam karardı. Ben önümü göremezken saygıdeğer (!) hakem bana hücum faul çaldı.

Bir süre başım döndü, oyundan çık dediler çıkmak istemedim, devam ettim. Derken devre arası oldu biraz buz uyguladık. 3.periyodun yarısında 4 faule ulaşıp tehlikeye girince kenarda oturdum bir süre, son periyotta oyuna girdim yine. Günlerdir kim ne derse desin kendi beklentilerimin çok altında performanslar sergiliyorum diye içerlemekte hatta kendimle mücadele etmekteyim, meğer toparlanmam için bana bir tane çakmaları gerekiyormuş =) Zira kritik sayılarla kendimi affettirdim kendime =)

Sonuç olarak bugün önemli bir galibiyet aldık, keyfim yerinde, şampiyon olduk gibi artık, çünkü kalan iki maç kolay maçlar.

Peki biz bütün bunları yaşarken dirseği yiyen gözüm ne yaptı? Önce şişti, ardından bir güzel morardı/yeşerdi. Gözümün altında şu an mor-yeşil-mavi bir yarım daire var. Karşılaştığım arkadaşlara durumu açıklamaktan yoruldum, sokakta teyzeler feleğin sillesini yemiş olduğuma inanıp empati kokan şefkatli bakışlar atmaktalar, yarın da 8 Mart Dünya Kadınlar Günü, kadın hakları sembolü olabilirim her an farkında olmadan.

Yarına dair diğer bir önemli nokta ise, yarın akşam Incubus'u sahne önünden izleyecek olmam, mor bir gözle. Ben Brandon Boyd'la göz teması kurmaya planlarken, kurduğumuz temasın bir parçası mor gözüm olacak maalesef. Makyajın "m"sinden anlamam ama kapandığı kadar kapatmaya çalışırım artık. Hem belki aradığım şefkati gösterir Brandon gözümün halini görünce =P

Not: Yazılanların Incubus ve Brandon Boyd'u bağlayan kısımları hayal ürünüdür, "rüyalar gerçek olsa"dır, ciddiye almayınız. Konsere gerçekten gidilecektir ancak muhtemelen sahne önünden izlemiş olmakla yetinilecek, konserde coşulacak ve kısık bir sesle geri dönülecektir =)

05 Mart 2007 Pazartesi

Sessizliğin içinden bir ses.

Ey gök,
Homurdanmayı kes artık.
Ağlamayı da.
Sen gürledikçe daha da çekilmez oluyor ardından çöken sessizlik.

04 Mart 2007 Pazar

Tık tık tık... Açık mı bu?

Dün ömr-ü hayatımda ilk kez karaokeye gittim.

Gülmeyin, gerçekten ilk kez. 10-11 senedir koro, grup derken bir şekilde müzikle haşır neşir olduğum için böyle oldu herhalde. Aslında hep istemişimdir ama denk gelmedi nedense.

Başta kendime hakim olayım çok söylemeyeyim dedim. Ama baktım başta Kerem olmak üzere bazı arkadaşlar düet isteyip mikrofonu elime tutuşturuveriyor. E mikrofon elime kadar gelmişken ben nasıl tutayım kendimi. Kaptırdım söyledim ne istendiyse. Hatta normalde söylemeyeceğim türde şarkılar da seslendirdim, çerez niyetine.

Bir ara iki kız beraber "Bring me to life"ı söylüyordu. Amy Lee'nin sesi malum, şarkı kolay şarkı değil. Kızlardan biri ortasında takip edemedi, sıkıldı, söyleyemedi, bana uzattı mikrofonu. Yok dedim, siz ikiniz birlikte çıktınız, söylesene sen de hadi dedim, "bilmiyorum ben yaaa, al sen" dedi. Ben de aldım söylemeye başladım kısık sesimle elimden geldiğince.

Derken diğer kız mikrofonu bıraktı, arkadaşına sinirli bir bakış fırlattı, uzaklaştı ekrandan. Ben suçlu hissettim tabii, arkadaşına "yaa ama ben bir şey yapmadım sen verdin, bak bozuldu arkadaşın" dedim, söylemeyi bıraktım, kız da "o bana bozulmuştur sen söyle yaa n'apalım" dedi, o ara şarkı da bitti zaten.

Akabinde sinirlenen kız apar topar mekanı terk etti. Üzüldüm ben de valla.

Ha ama çok eğlendik, orası ayrı :) Kerem'le süper şarkılar söyledik. Tuna'ya söyletmeyi başaramadım, bir dahaki sefere bir düetle gafil avlayacağım onu.

Old City'de söylerken iyi kötü alkış alıyoruz, dün gece söylerken düşman bakışlarla karşı karşıya kaldım, hayat ne garip :)

26 Şubat 2007 Pazartesi

Yıl dediğin nedir ki.

Geçenlerde bir vesileyle hayatımda iyi kötü önemli sayılabilecek bir olayın üzerinden bir yıl geçmiş olduğunu fark ettim takvime bir göz atınca.

Ardından da koskoca bir yıl dedim. Ne çabuk geçmiş. Neler değişmiş. Bir yıl önce nerelerdeymişiz, şimdi nerelerdeyiz. Mutluymuşuz, mutlulukların nedenini hatırlayamaz hale gelmişiz şimdi. Hatta o mutlulukların nedeni bu bir yılda ne mutsuzluklara yol açmış zaman zaman. Başka mutluluklar olmuş, kalıcı veya geçici. Kayıplar olmuş.

Beklemediğimiz ilerlemeler kaydetmişiz belli alanlarda. Dostluklar derinleştikçe o dostlukların ürünü da güzelleşmiş belki de. Emek vererek ortaya çıkardığımız şeyler takdir edilmeye başlanmış ufak ufak.

Koskoca bir yıl.

Aslına bakarsanız sadece bir yıl.

Zira az önce lisede 8 yıl birlikte okuduğum bir arkadaşım Hazırlık 1'den bir fotoğraf yolladı. Ki bizim okulda 8 yıl aynı sınıfta kalmak zordur, iki kez karışır sınıflar. Biz 4 kişiydik Hazırlık 1'den lise sona kadar aynı sınıfta kalan, insanlar duyunca şaşırıyordu bu tesadüfe.

Fotoğrafa bakıyorum şimdi uzun uzun. "Elternabend" denilen günde çekilmiş. Çocuklarının Almanca öğrenmiş olduğuna bizzat tanık olmak için binbir heyecanla onların sergileyecekleri küçük skeçleri izlemeye gelen veliler, ve çat pat bildikleri Almanca ile uzun cümleler kurmanın yanında bir de teatral yeteneklerini ortaya koymaya çalışan minikler. Fotoğraf gösteri bittikten sonra çekilmiş. Herkesi inceliyorum şimdi. Kiminin yüzünde sıkıntı, kiminde ufak bir gurur. Ama hepimiz o kadar çocuğuz ki... O masumiyeti kaybetmiş şimdi yüzler. Büyümüşüz resmen yahu.


Çok ama çok hoş bir sürpriz oldu bu fotoğraf bu akşam bana.

Lisenin ne kadar güzel geçtiğini düşünürken (ki bu yüzlerce yazı konusu olabilir, postlara, bloglara sığmaz lise yılları) gözüm sağ alt köşedeki tarihe kayıyor.

1997.

Bundan tam 10 yıl öncesi.

Efendim? Koskoca bir yıl mı demiştik?

Add me, and then just drop me, till I can get my registration.

Add-drop dediğimiz güzide dönem geldi çattı.

Şimdi efendim benim bu dönem çoğu dönemdaşımdan farklı olarak complementary elective dediğimiz derslerden almam gerekiyor. Bu dersler temel olarak işletme veya ekonomiden alınmakta. Ancak sevgili işletme profesörlerimiz, doçentlerimiz, koca koca adamlar olmuşlar insanları bölümlerine göre yargılamamayı öğrenememişler, "Ben mühendis aama ders vermem!" cümleleri çıkabiliyor ağızlarından.

Ben de istemeye istemeye consent request yollamak zorunda kalmıştım kayıt döneminde Makroekonomi dersi için. Öyle bir hocaya yollamışım ki, kimseden böyle consent isteği neyim almayan bu hoca büyük bir sevinçle anında onaylamış, ben de onu aldım seçmeli olaraktan. Ders kolay da hocamız enteresan bir kişilik. Syllabus'a withdrae döneminin tarihini koyan bir hocayla ilk kez karşılaştım ben mesela. Transkriptte "F" yerine "W" görmek isteyenler için, diyerek bildirdi bizlere bu tarihi. Yoklama almıyor onun yerine pop quiz yapıyor, iki ya da üç quizi kaçıran finale giremiyor falan fişmekan. Ben de iki hafta maçlar nedeniyle derslere giremeyeceğime göre, bu hocadan alınacak olan makroekonomi dersi ile biz ayrı dünyaların ilk bakışta.

Derken, kayıt dönemi bittikten sonra, laf olsun diye consent istediğim, ancak almak için can attığım advertising dersinden onay geldi. Çünkü Mustafa Dilber şeker gibi adam. Önkoşul olan Marketing'i de geçen yıl yine çok istememe rağmen alamamış olmamı umursamayıp beni derse kabul etti adamcağız. Gel gör ki registration dediğimiz illet sistem dersi eklemem izin vermiyor. Makroekonomiyi drop edemiyorum, advertising'i ekleyemiyorum.

İzninizle bu kez de registration'a sesleniyorum: Alan memnun satan memnun, e be kardeşim sana n'oluyo?

20 Şubat 2007 Salı

Yollar nereye çıkar?

İnançsızlık hemen her konuda bitirici darbeyi vuruyor çoğu zaman. O son hamlesini yapmadan tutunacak bir şeyler bulmak istiyor insan.

Şöyle ki, hayatta çok emek verdiğiniz, ama böyle karşılık beklemeden emek verdiğniz bir kaç şey varsa, o birkaç şeyde bari iyi olmak istersiniz.

Müzik yapıyorsanız, mesela şarkı söylüyorsanız, minimum hatayla tamamlamayı dilersiniz her konseri. Gönlünüzden geçen müziği yapmak istersiniz. Kimseye boyun eğmek zorunda olmamayı dilersiniz. İki kuruşluk insanların cahilliklerinin ceremesini çekmemeyi. "İyiydi" diyebilmeyi.

Sporla ilgileniyorsanız, profesyonel olacak kadar değil belki ama, takımınıza faydanızın dokunuğudunu/dokunacağını hissetmek istersiniz. Antrenörünüzün size hiç mi hiç inanmadığı fikrini reddedebilmeyi. Tersini ispatlayan her türlü durumu görmezden gelebilmeyi.

Size güvenen insanlar varsa, zaman(zamansızlık?)la aranızdaki husumete bir son vermek istersiniz ki onları hayal kırıklığına uğratmayasınız.

Zor zamanlarsa ve yanında olmanız gereken bir dostunuz varsa, kendi kırgınlığınızı, yorgunluğunuzu bir kenara bırakarak tesellilerin en güzelini verebilmeyi dilersiniz onlara. Ağzınızdan çıkan onca kelimenin bir araya gelerek klişeleri aşamadığını, koca bir boşluk oluşturduğunu görüp yardımcı olamamanın verdiği huzursuzluktan, vicdan azabından, eksiklik hissinden kurtulmayı. Bir başkasına yol göstermeye çalışırken kendi karanlıklarınızda kaybolmamayı.

Ben bu isteklerimi gerçekleştiremediğimi hissediyorum bazen. Ve bugün, o "bazen"lerden bir tanesi.

Blog'umu da ihmal etmek istemiyorum hiç. Ama ediyorum işte, aklımdan bin bir türlü şey geçerken parmaklarım kıpırdamıyor çoğu zaman. Bunun gibi iç karartıcı şeyler de yazmak istemiyorum ki ben. Güneş enerjili bir insanım oysa ki, havalar güzelse keyfim güzeldir genelde.

Yine de, kenardan köşeden güneşi görür gibi oluyorum bazen. Yarın da o "bazen"lerden biri olabilir pek âlâ...

11 Şubat 2007 Pazar

Havadır sudur, bunlar mühim konular.

Cuma günkü konser harikaydı. Hayır hayır performansımız açısından değil. Dinlemeye gelenler harikaydı, harikadan da öteydi. Geçen gün Kerem'le de lafı geçti, biri gelip "Cem Bey (Yılmaz), neden mizah?" misali, "Aslı Hanım, neden müzik?" derse, cevabı geçen cuma Old City'deydi. Cevap karşımızdaydı, şarkılara eşlik ediyordu, hopluyordu, zıplıyordu, dans ediyordu. Mutlu ediyordu bizleri.

14 Şubat'ı oldum olası sevmem. Ve hayır bunun yalnız olmamla en ufak bir alakası yok. Şşşt, pis pis sırıtma, yok dedim.

Yeniden gitar çalmaya başlasam mesela, hoş olmaz mı?

Beyaz çikolatadan hiç hazzetmem. Bitter çikolatanın hastasıyım. Ama her bitter çikolatayı da yemem. Bu alanda ileri görüşlülüğüyle tanınan bir isimimdir. Önce, yıllardır süregelen "Yahu bu gofretlerin bitter çikolatalısını yapmayı neden akıl edemiyo bu üreticiler?" şeklindeki haykırışlarımı duyan çakal firmalar geçtiğimiz yıllarda bu yeniliği getirdiler gofret sektörüne. Yine yıllardır "Bu Magnum'un çikolatası çıksa efsane olur." derim mesela, bakınız geçtiğimiz yıl bu tavsiyemi de es geçmediler. Yenilikçi ve garantili öneriler için adresi biliyorsun ey gıda sektörü.

Emir Bey ne kadar iyi bir insan. Konseri ve bizi, bizim anlatabileceğimizden çok daha iyi anlatmış, zaten ben öyle övgü sözcüklerini sıralayamazdım birbiri ardına, içinde bulunduğum bir oluşumu değerlendirirken. Hiç megaloman değilimdir zaten, tam tersidir hatta çoğu zaman.

"İyi", ne kadar alelade kullanılıyor günümüzde. Halbuki ben mesela, "iyi insan" dediğimde, kulağa basit gelebilir o üç harfli sözcük, ama içini doldura doldura söylerim aslında.

Pazar günlerini de sevmem çocukluğumdan beri. Aylaklığı severim ama ben küçükken mesela, fazla boş gelirdi bana pazar günü. Ertesi gün de pazartesidir, orası ayrı bir sıkıntı. Çarşambayı severim mesela. "Yolun yarısına geldin koçum ha gayret!" der çarşamba bir eli omzumda. Cumartesinin yeri ayrıdır. Salı ve perşembeye nötrüm sanırım. Pazartesi gözüme görünmesin.

Eğer ben birçok seçenek arasından gönlümün meyil ettiği bir dersi tercih edemiyorsam, seçmeli dersin anlamı nedir diye sormak isterim. Bütün dersler çakışmakta bölüm dersleriyle, veya memleketimin işletme hocaları mühendislere ders vermeyi reddetmekte. Buradan yetkililere sesleniyorum: İnsan olun ülen!

07 Şubat 2007 Çarşamba

Üç...İki...Bir...Motor! Yağsın yağmurlar.

Yagmurla Gelen diye bir şarkı var. Öyle böyle değil. Eğer hayatım boyunca bir şarkı yazmış olsaydım, bunu yazmış olmayı dilerdim sanırım. Aylar önce bu şarkıyla tanıştığım günlerde aslında bu tip şarkılardan uzak durmamın benim için çok daha hayırlı olacağını biliyordum. Öyle bir dönemdi. Ama duramadım. Hiç durmam ki zaten. Beni dağıtan şarkılardır en sevdiklerim genelde.



Zaman zaman, birilerini kendimden uzaklaştırmak için kasıtlı olarak kötü olmaya çalışıyorum. Çalışıyorum çünkü yakınımda olmasının beni veya onu inciteceğini biliyorum. Kötü olmaya çalışmak da kolay değil ki. Kötü olmaktan kastım da eski Türk filmlerinden fırlama, her dakikasını kimin hayatını nasıl bir cehenneme çevirsem diye düşünerek geçiren fettan kadın modeli değil. Bir parça soğukluk sadece. Veya azıcık acımasızlık. Kırıcı olacak ölçüde dürüstlük ya da.

Hayat beni böyle davranmak zorunda bırakmadı bugüne kadar pek, yani gecenin bir vakti oturmuş bu konuda kafa yoruyorum ancak bu buzlar kraliçesi kostümünü ve edasını çok sık takınmak zorunda kalmadım/kalmıyorum çok şükür.

Zaten dediğim gibi, aslında karşımdakini, veya kendimi korumak adına yapıyorum bunu. Karşımdakini ileride daha çok kırmaktan korktuğumda, en iyisi en baştan uzaklaştırmak belki de diyorum. Veya o karşımdaki benim çok canımı yakmışsa ve hala bunun bilincinde olduğuna delalet etmiyorsa davranışları, onun canını yakmayı istiyorum belki de araya buzdan mesafeler koyarak. Aradaki mesafeleri soğuk sözcüklerle açıkça ifade ederek.

Uslanmaz bir yengecim galiba, kabuğumu böyle muhafaza ediyorum kendimce. Ama her seferinde, kabuğun da içinde, derinde bir yerlerde beliren o sızlama ile nasıl başa çıkılır, işte onu bilmiyorum.

06 Şubat 2007 Salı

Sobelendim de duruldum

Emir Bey takıntılı olma potansiyelimi fark ederek sobelemiş, iki gündür tembellik edip yazmıyordum. Aşina değilim dönen sobelemecelere ancak anladığım kadarıyla, daha doğrusu Emir Bey'den gördüğüm kadarıyla, öncelikle profilimizi açıklıyor, ardından takıntılarımızı ifşa ediyoruz.

Profilim şöyleymiş:

scarlet (Tori Amos'un Scarlet's Walk adlı albümünde yarattığı, şarkılarla beraber yolu türlü hikayelerden de geçen karakter).

Age: 21 ('85 jenerasyonu)

Gender: Female

Astrological Sign: Cancer (Doğum günü 10 Temmuz:))

Zodiac Year: Ox (Bu Zodiac yıllarına pek anlam veremem oldum olası. Biliyorsunuz Uzakdoğu'da döngüsel bir tarih anlayışı görülmekte yer yer. İşte bu Zodiac yılları da, hepsi birer hayvanın adını almış olan 12 yıllık bir döngü aslında. Bir yerlerde okuduğum kadarıyla kimi insanlar Zodiac yılını insanların yaşını öğrenmek için kullanırmış. Birine direk yaşını sormaktansa "Efendim Zodiac yılınızı istirham etsem?" diyerek kibarca kişinin yaşını öğrenirmiş Zodiac döngüsünü bilen bu kişiler. Aslında bu şekilde yaş öğrenme amacıyla değil de kimin daha yaşlı olduğunu tespit etmek için kullanılırmış genelde bunlar. Dünyanın en gereksiz şeylerinden biri yani. Sol kulağını sağ ayakla tutmaya çalışmak gibi. 1985 yılı da Ox'a tekabül ediyormuş. Muş.)

Industry: Student (Seneye de mezun oluyoruz bir terslik olmazsa, ne kadar sevmesem de okul denen şeyi, bu "student" ibaresinin değişmesine ne kadar hazırlıklı olduğum tartışılır.)

Occupation: Hayat (Bunu yazmış olduğumu unutmuşum bile, böyle gereksiz pozlara girmişim, "emo kid" olmuşum, hayatla meşgulüm derin bir insanım falan diye. Güldüm görünce.)

Location: Istanbul : Turkey

About Me:
... (scarlet) has a lot of questions and no answers at a time when the world is in deep trouble.
(Bu da Scarlet için Tori Amos'un sarf etmiş olduğu bir cümle. Dünyanın gidişatı karşısında gerçekten diyecek çok fazla şeyimin olması, bir yandan da gördüklerim karşısında "speechless" kalma durumuyla özdeşleştirmişitim bu cümleyi.)

Favorite Movies (Aslında açıklama gerektirmeyen bir kategori, ama rastgele bir seçimle bir kaç tanesine değineceğim):

Eternal Sunshine of the Spotless Mind:
Ne denir ki, yanlış zamanda izlenirse insanı darmadağın edebilecek bir film, Charlie Kaufman ve Michel Gondry'nin ürünü, bir senaryo ve kurgu harikası. Uzun süre kendinizi ve ilişkilerinizi sorgulamanıza neden olacak bir film.

Das Experiment
İnsan psikolojisi üzerine, üstelik Almanca :) Bana yıllar önce orta okulda okumuş olduğum ve çok beğendiğim "Die Welle" adlı kitabı hatırlatmıştı. Rolleri aşırı ciddiye alan insanların nasıl yoldan çıkabileceklerine dair etkileyici bir filmdi.

The Shining
Kült kelimesi en uygunu sanırım. Jack Nicholson bana hep korkunç gelmiştir, NBA maçı izleyen halinden bile korkuyorum, hele o gülüşü yok mu, aman aman evlerden uzak. Bu Kubrick yapıtında da ne kadar korkutucu olabileceği görülmektedir. Filmden akılda kalanların başında redrum-murder ikilisi ve tabii ki "all work and no play makes Jack a dull boy" cümlesi gelir.

Forrest Gump
Çok ama çok tatlı. Birkaç gün önce izledim 3.kez. Tom Hanks'e sarılma isteği uyandırır insanda. İnsanı ve hayatı işlerken Amerikan tarihine de zeki göndermelerde bulunur.

Im Juli
Bence Fatih Akın'ın en güzel filmi. Sıcacık.

Time of The Gypsies
Hikayesinden müziklerine, harika bir Kusturica eseri. Bir sahnede gülerken bir sonrakinde ağlatır. Çingeneler zaman zaman çok tanıdıktır.

A Scanner Darkly
Rotoskop tekniğiyle yapılmış, yani videonun her frame'inin üzerine animasyon tekniğinin uygulanmasıyla, bir nefi video-animasyon karışımı şeklinde oluşturulmuş bir film. Uyuşturucu bağımlılığı ve uyuşturucu sektöründe işlerin nasıl yürüdüğüne dair Philip K Dick'in romanindan uyarlama. Konusundan tekniğine her yönüyle farklı bir film.

Favourite Music:
Bir sürü grup/sanatçı yazmışım açıklamaya ne hacet:) Ama son zamanlarda daha çok indie dinlediğimi söyleyebilirim.

Gelelim takıntılara...

1) Deja vu yaşamaktan ayrı bir tat alırım. Deja vu yaşadığımı hissettiğim anda, zihnimdeki görüntülerden farklı bir yöne götürmeye açlışırım olayları. Mesela "şimdi .... diyeceğim" diye düşünüyorusam o an, sırf deja vu'mu -nasıl da sahplendim bak- zorlamak için o cümleyi sarf etmem. Ancak bu sefer de zihnimdeki deja vu imgesi değişir, sanki o anımsadığım karelerde de bir şey dememişim gibi gelir bana. Sanırım anlatamadım, zira anlatması zor. Deja vu yaşadığım anı zorlarken, bozup bozamayacağımı denerken bir başka deja vuda bulurum kendimi yani.

2) Bilgisayarımdaki bütün şarkılar mutlaka "Sanatçı adı - Şarkı adı" formatında olmalıdır. "Sanatçı Adı-Şarkı adı", "Sanatçı Adı- Şarkı Adı", veya "sanatçı adı - şarkı adı" gibi formatlara tahammülüm yoktur. Bu konuda benim kadar takıntılı olmadığınız için muhtemelen arada ne fark olduğunu merak etmektesiniz şu an. Efendim işin sırrı aradaki "-" işaretinden önce ve sonra bırakılacak olan boşlukta. Ve ilk harflerin büyük olmasında. Bu gerçek bir takıntıdır, bilgisayarıma indirdiğim mp3ler öncelikle böyle bir taramadan geçerler, gerekli düzenlemeler yapıldıktan sonra MP3 klasörüme dahil olma vizesi alabilirler benden.

3) Eski eşyaları kolay kolay atamam. Eşya dediğim de eşya değil aslında, konser biletleri, not defterleri, bozuk kalemler vesaire. Çekmecem bit pazarı gibidir. Kolay vedalaşamam eskilerle. Misal, ortaokuldan kalma kimya defterleri vardır hala rafımda, kimya görmüyor ve bir daha da görmeyecek olsam da.

4) Penguen'i hep aynı sırayla okurum. Öncelik Sandık İçi'nindir. Sonra Cem Dinlenmiş, ardından Yiğit Özgür. Bu sıradan sonra ilk sayfaya döner ve okumadıklarımı okurum sırayla. Bu sırayı bozacak bir şey olursa, örneğin Ersin o hafta köşesini yetiştirememişse acayip sinirlenirim.

5) Aylık dergileri aldıktan sonra, ilk önce göz atarım sayfa sayfa. Böyle çok ama çok okumak isteyeceğim bir haber olursa onu okurum sadece. Sonraki günlerde bu göz atma hadisesi devam eder. Ay sonuna gelindiğinde neredeyse dergideki haber sayısı kadar göz atmışlığım vardır dergiye baştan sona. Böyle uzun vadede, sindire sindire okurum. Haftalık dergilerde ise durum değişir, elime aldım mı bitiririm genelde.

6) Çok sevdiğim bir şarkı olursa her gün bir kaç kez dinlerim. Ama aksatmam yani, görev bilinciyle hareket ederim o noktada. Yolda müzik dinleme alışkanlığım vardır ki o yollar başka türlü çekilmez zaten, ilk dinlediğm şarkı mutlaka ama mutlaka o günlerdeki favori şarkımdır, öyle başlarım o yol hikayesine.

7) Saçımı sağa doğru ayırırım. Asla sola ayırmam. Ortadan ayırıp da o modeli kendine yakıştıranlara gıpta ile bakar, kendime bir türlü yakıştıramam. At kuyruğunun bile süper durduğu insanlar vardır, imrenirim :) Dışarı çıkarken saçlarımı açık bırakırım genelde, ama hep bir at kuyruğuyla bile çok güzel olmanın hayalini kurarım :) Evde ise daralır tepede toplarım saçlarımı.

8) Hapşurduğumda yalnızsam kendime "çok yaşa" derim. İçimden "sen de gör" diye cevap verdiğim bile görülmüştür. Yanımda birileri varsa ve "çok yaşa" demezse "neyse canım çok yaşamasam da olur" der, zorla "çok yaşa" dedirtirim. Ama bu nazı annemlere yaparım en çok. Arkadaşlarımın yanında sitem etmektense kendi kendime çok yaşa derim yine içimden. Deli miyim neyim.

9) Yazım kurallarına çok dikkat ederim. "De"ler "mi"ler takıntı haline gelmiştir. İnternette, haber sitelerinde mesela, okuyucu yorumlarını okurken, bu kurallara dikkat edilmeden yazılan bir yorum varsa, ne kadar güzel olursa olsun sonuna kadar tahammül edemem genelde. Üşengeç anıma denk gelmediyse, yazılışından emin olmadığım kelimelerin nasıl yazıldığına bakar öyle kullanırım.

10) Bu maddeden daha önce de bahsetmiştim; her filmden, her kitaptan bir rol seçerim kendime. Bana uygun bir rol yoksa da uydururum bir şekilde. "Şu şimdi şöyle olsaydı tam benim gibi olurdu." gibi kılıflar yaratarak. Sonra o karakterin yaptığı hatalara çok kızarım, müdahale edesim gelir, edemem. Attıkları doğru adımlarda "Evet bebeğim, işte bu!" yaparım yumruğumu sıkarak. Dinlediğim şarkıları da hayatımın belirli bir evresiyle, tanıdığım bir insanla, başıma gelen bir olayla özdeşleştiririm. Zaman zaman klipler çekerim kafamda hatta. Filmlerde, kitaplarda olduğu gibi, şarkının sözleri de tam uymuyorsa hayatıma, türlü varsayımlarla uydururum.

11) İzlediğim ve beğendiğim filmlerin afişlerini kaydederim bilgisayarımdaki bir klasöre. Zaman zaman açar bakarım, hatırlarım filmleri, düşünürüm tekrardan.

12) Basketbol oynarken sol elimi kullanmayı sevmem. Ama bu aslında bir yeteneksizlik, çaktırmayın da ben takıntı diye yutturayım size.

Yazmaya başlamadan önce takıntılarım üzerine hiç kafa yormamama rağmen 12 tane madde çıktı, kendimi frenlemesem daha da çıkarmış herhalde.

05 Şubat 2007 Pazartesi

Nadas

Uzun süredir bir hayli suskun olduğumun farkındayım. Suçumu kabulleniyor, her türlü serzenişi boynum bükük, sessizce dinliyorum.
Ama gerçekten bir süredir ne bir şeyler yazmak geliyor içimden, ne de yazdıklarım beni tatmin ediyor. Genelde bir şeyler yazdıktan sonra ortaya çıkan şeye bakıp "bu şey benden mi çıktı" durumu yaşıyorum. Son "post"larımın hiç biriyle konuşmuyorum, küstüm hepsine mesela.
Böyle bir kendinden memnun olmama hali söz konusu. Ve hayır hormonal değil. Mevsimsel hiç değil. Sıkıntısal.

Neyse geçenlerde patlama noktasına gelene kadar büyüyen bir korku ve endişeyle gerçekleştirdiğim(iz) - birlikte gerçekleştirdik de korku ve endişenin altında benim imzam var- konserden bahsedeyim bari. Adı "Studio Live'da çıktık" oldu, yavru Studio Live'da -küçük salonda- çıkmış olsak da. Çaçaron'un sezon açılışında sahne almak üzere taa Bursa'ya gittiğimizde yalnızca bir monitör olduğunu görüp mızmızlanmıştık, Studio Live'daki monitör sayısının sıfır olması müstahak oldu bize önce. Zaten hasatayım sesim kısık diye üç buçuk atan ben bir de monitör olmadığını duyunca "ya bırakın Allah aşkına gelin biz ortamlara akalım diğer grup yapsın konseri" dememek için zor tuttum kendimi.
Konsere kadar, yakınlarda bir yerlerde zaman geçirdik, ıhlamur içtim ılık ılık (sıcak sıcak değildi nedense, iki adım ötedeki mutfaktan gelene kadar soğuyordu). Nihai sorumluluklardan kaçamayacağımızı bilerek geri gittik mekana. Bardan su istedim sahne için, sanırım çok şey istemişim, bardaki beyefendi gitti birilerine sordu, görüşüldü, konuşuldu, tam ben "parası neyse verelim kardeşim!" noktasına gelmişken oy birliğiyle "sahneye bi bira!" demiş olan diğer solistten sonra benim su içme hakkımın olduğuna karar verildi. Suları aldım baktım sular fizik kurallarına karşı gelmekte. Şişeyi açıp ters çeviriyorsunuz bir damla su düşmüyor mesela. Ne kadar mukaddes bir insanım derken suların donmuş olduğunu fark ettim, neyse ki çantamda yarım şişe su vardı da onunla idare etmeye çalıştım.
Sahneye çıktık, baktık sahne tam bir optimizasyon problemi. O kadar küçük alana 5 kişi ve 4 müzik aleti nasıl sığar, sığarken insanların hareketlerini ne derece kısıtlar gibi sorular havada uçarken, prensiplerime aykırı olsa da bu konsere bir kaç şarkının sözleriyle çıkmak zorunda olduğum için ortamın karanlığı miyop gözlerimin dolmasına neden oldu bir saniye için.
Bir yanda da kısmen yenilenmiş, silkelenmiş, kenidne gelmiş repertuarımız var. İlk defa çalacağız sahnede, seyrici önünde; stüdyoda bile çok çalışma fırsatımız olmamış. Beklediğimiz etkiyi yaratacak mı? Eskisi gibi güzel olacak mı?
Böyle bir ruh hali içinde başladı konser, güzel başladı, başladığı gibi de gitti sanırım. Daha önce dediğim gibi ben sahneye şarkı sözüyle çıkmam, ezberleyip çıkmaya gayret ederim. Bu konser öncesinde ise yeni 5-6 şarkı çalışmıştık, ki bunlardan biri Jailhouse Rock. Kral bu şarkıda hapishane ahalisinin rock n roll ile nasıl coştuğunu anlatır. Hapisane grubu milleti şöyle coşturdu, Murphy baba saksafonunu konuştururken Joe da trombon çalmaktaydı, biri köşede sus pus oturuyodu, hapishane görevlisi çemkirdi partnerin yoksa bi sandalye neyim buluver hadi hadi diye, şeklinde uzayıp giden bir öykü. Bildiğin öykü yani şarkı sözü falan değil. Kısa da değil ki meret ezberleyivereyim. Ben de ezberleyemedim, şarkının sözleriyle çıktım sahneye. Ama baktım çok karanlık, görmek çok zor. Nota sehpasında da bir sorun var, boyu uzatılamıyor aksi gibi. Son sözlere kadar iyi kötü gördüm söyledim, son sözlere girdim ama göremiyorum. Bir kaçırdım yakalayamadım zaten gözlerime perde indi telaştan. Derken nakarat öncesi son cümleyi hatırladım yetiştim orada, seyirciler de çok tatlıydı, alkışladılar olduğum gibi kabullendiler beni, miyobum diye hor görmediler sağolsunlar. Daha önce sahnede sözleri unuttuğumu hatırlamıyorum, hele böyle bir iki cümlesini, gerçi bu da unutma vakasından ziyade görememe vakasıydı, ama bir ilkti, komikti. Şarkıdan sonra da özrümü dilerken sözleri göremediğimden bahsetmek yerine unutmuş ayağına yattım bi' güzel. Nedense. Sözleri okuyor olmaktansa unutmuş olmayı tercih ettim sanırım.
Hazırladığımız -yanılmıyorsam- 12 şarkının sonuna geldik. Ben yine "bu son şarkı" konuşmamı yaparken, genelde güzide arkadaşların verdiği "Aaaaaa!" tepkisi geldi. Biz de -yoğun istek üzerine hehe- iki şarkıyı tekrar çaldık ve indik. İndiğimizde konuşurken bile zor çıkmaktaydı sesim, boğazım yırtıkmış gibiydi, ama çok ilginçtir, sahnede beni idare etti galiba. Yani tabii ki 100% sağlıklı bir Aslı daha iyi dururdu orada, ancak elimden geleni yapmaya çalıştım, sanırım çok da büyük bir felaket olmadı sonuç.
Konsere dair bahsetmek istediğim bir nokta de seyirciler. Canlanmış repertuarımızın insanların üzerinde umut etiğimiz kıpraşma, oynama, eşlik etme etkisini yaratıp yaratmayacağı merak konusuydu. O kadar güzel eşlik ettiler, dans ettiler ki. Amatör olarak müzikle uğraşıp kendi çapında bir şeyler yapmaya çalışan insanlar olarak sahneden o tabloyu görmenin verdiği mutluluk tarif edilemez. Ha belki, olsa olsa, hani zorlasak, 8 Mart'ta Brandon Boyd'la tanışırsam daha mutlu olabilirim. Buradan yetkililere duyurulur. Dipnot babında.
Özetle, isteksiz ve endişeli çıktığımız sahneden mutlu mesut indik. Hatta gönül daha uzun kalabilmeyi isterdi.
Bundan sonra da repertuar üzerindeki çalışmalarımıza devam etmek var planlarda. Bu cuma tekrar Old City'deyiz bir değişiklik olmazsa.

Sağlığımdan da bahsetmezsem çatlarım, sanırım hastalığın bir kısmı ömür boyu hatıra olarak baki kalacak benimle. Ama ben de bir aydan uzun sürdir bu halde olduğumdan alıştım kendisine. Böyle yaşayıp gideriz artık.

Yine gözleri yordum, başları ağrıttım belki. Ancak bir kaç değerli arkadaşım sitem etmekteydi susukunluğuma, bir şeyler yazma ihtiyacı hissettim.
İnşallah bu "tatsız tuzsuz ruh hali"nden de sıyrılırım da öyle dönerim geri. Hani zıpppkın gibi fişşşek gibi.

26 Ocak 2007 Cuma

La vita é bella?

Döndüm efendim.

~ Bursa'dan İstanbul'a yaklaşık 7 saat süren bir yolculuğun yorgunluğuyla,
~ Korkunç bir boğaz ağrısı ve öksürükle,
~ Yukarıdaki madde yetmezmiş gibi 39 derece ateşle,
~ "Kafamı kaşıyacak vaktim yok yahu benim"in ne demek olduguna dair engin bilgilerle (hayır efendim gezip tozmaktan degil 300'e yakın kişinin geldiği bu tatili organize edenlerden biri olduğumdan),
~ Yarattığım 2-3 saatlik boşlukta snowboard konusunda kaydettiğim takdire şayan ilerlemeyle,
~ "Bu snowboard ne güzel şeymiş yahu!"larla,
~ Daha fazla kayamamış olmanın verdiği hüzünle,
~ Eglenceli gun ve gecelerin hatiralariyla (evet bir parça da olsa akıldı gecelere),
~ Uludağ'daki piyasa karşısında duyulan şaşkınlıkla,
~ Sahneye şampanya (50'nin katı olması makbuldür) yollama yarışına girenlerin de benim gibi iki kolu iki bacağı ve iyi kötü bir beyni olduguna hayret etmekle,
~ Ateşim oldugu için şu an adeta gövdemin üzerindeki boşlukta salınmakta olan kafamı toparlayıp sayamadığım daha bir sürü anıyla,

...döndüm.

Bir de döndükten sonra yaşananlara göz atalım,

~ 25 Ocak Perşembe saat 21.00-26 Ocak Cuma saat 11.00 ve yine 26 Ocak Cuma saat 11.30-16.45 olmak üzere son 20 saatte 19 saat 15 dakika uyumuş olmanın rehaveti,
~ Artarak ilerleyen hastalık belirtileri ve bitkinlik,
~ Vermidon Hot içmek zorunda olmak (hala direnmekteyim),
~ Bir başka blogdan 31 Ocak'ta gerçekleşmesi söz konusu olan Studio Live Konseri'nn ksinleştiğini öğrenerek, deli gibi sevinmeyle deli gibi üzülme arasında kalmak,
~ 31 Ocak'a 5 gün kala, sesimin yine sırra kadem basmış olması, bugün katılamadığım stüdyo, daha bir sürü şarkı oturtmamız gereken 2 stüdyonun varlığı, ve nihayetinde önemli, belki bir daha denk gelmeyecek bir konser olmasının yarattığı baskı, mide bulantısı, "ama neden şimdi yaa"larla bilindik adresleri olan kadere ithaf edilen isyanlar, bir kaç şarkı mırıldanmaya çalışmalar ve çıkan sonuç üzerine bu kısır döngünü başına, baskı ve mide bulantısına geri dönmeler.


Yine de hayat güzeldir diyebilir miyiz?

Şans diye bir şey kesinlikle var ama bana gelince hep kötü tarafından kalkıyor nedense. Kendisini bu konuyu sıcacık birer Vermidon Hot eşliğinde sakince konuşmaya, eni konu irdeleyerek bir orta yol bulmaya davet ediyorum buradan.

Siz düşünedurun ben gidip iki Vermidon Hot hazırlayayım, bakarsınız şans birazdan kapıyı çalar.

19 Ocak 2007 Cuma

Ooh la.

Hastalıktan yeni yeni sıyrılan bünyenin verdiği ruh hali, her şeye bir mazeret uydurup huzuru tembellikte bulmak yine.

Keşke bütün mikroplar böyle sevimli olsa. Gerçi sevimli mevimli, sonuçta hasta ediyor adamı bu da, ama maksat dargınlık olmasın, iki şirinlikle gönlümüzü alsın, bi Domestos'la kurtuluverelim. Zira nezle dedik grip dedik hafife aldık, o kadar uzun sürdü ki meret, Domestos içme aşamasına ramak kalmıştı. Neyse ki geçiyor.

Eveet, bir sınav döneminin daha sonuna gelmişken, bahsettiğim tembellik eğiliminin etkisiyle, son sınavımın arifesinde yine ders çalışmamak adına her şeyi yapıyorum.
Bunlardan biri de daha önce izlemediğim videoları bulup izlemek. ADSL kotalı olsa da müzik tutkusu kotasız yine.

Bu aralar en çok dinlediğim gruplardan biri olan The Kooks'un en çok sevdiğim şarkılarından biri, "Ooh La". ("Naive" ve "She moves in her own way" de pek âlâ tavsiye edilebilir henüz tanışma aşamasında olanlara.)


İlk video şarkının orjinal videosu. İkincisi ise son turnelerinin Fransa ayağında hayranlarına yaptıkları tatlı sürpriz.

Elalem sevdiği grupla canlı canlı çalıp söylesin, biz burada "The Kooks bu sene Türkiye'ye gelse ya..." diyelim. Bir yerlerde bir adaletsizlik var ama?
Biz neden böyle tatlı sürprizlerle karşı karşıya gelemiyoruz? Sürprizleri geçtim neden konserleri böyle hasretle çekmek zorunda kalıyoruz? Misal Incubus, orta okuldan beri bekliyorum, tükendim. Neyse ki bir aksilik olmazsa 8 Mart'ta izleyeceğim. Darısı diğer sevdiklerimin başına inşallah.

Ama bu yıldan umutluyum, ne de olsa daha başındayız 2007'nin, umutlar sönmek için yılın son aylarını bekleyebilir bence. Beklemeli.

Şimdi ders çalışmaya çalışmak ile "yarın da geçiversin de bitsin artık"lar arasında bir yerlerdeyim. Zira pazar sabahtan itibaren 4-5 günlüğüne şehir dışındayım. Bi' dağa çıkıp ineceğim. Sanırım iyi gelecek bünyeme.
Asli misyonu bir süreliğine buralarda olmayacağımı bildirmek olan bu yazının boşluğunu da gerekli gereksiz şeylerle doldurma çabamı herhalde es geçmemişsinizdir. ama vallahi günlerim bunlarla geçmekte.
Evet evet cidden çok sıkıldım ben şu son haftalarda, hatta son aylarda, mazur görünüz.

16 Ocak 2007 Salı

Ah bu ben...

Efendim yıllar önce, sanıyorum ilkokula başlamadan önce yaşanan bir olayı paylaşmak istiyorum sizinle.
O zamanlar Fatih'te oturuyoruz. O güne kadar en büyük yaramazlığı zeytin kasesini halıya ters çevirmek olan ben, bir gün balkonda oturup, kibritle oynamaya başlamışım. Kibriteri yakıp yakıp sonra da aşağı atmaktan pek bir hoşlanmışım o gün. Tabii annem o sırada evde yok, işten daha gelmemiş. Ben böyle bugünkü aklımla anlamlandıramadığım bir heyecan ve istekle tek tek yakıp aşağıya atmışım bir kutu kibriti.
Aradan bir kaç saat geçmiş, annem işten dönüyor. Bizim mahallenin (tam bir mahalleydi bakkalıyla, manavıyla, kuruyemişçisiyle, fırınıyla, tuhafiyesiyle, kahvesiyle...) tuhafiyecisi (adını şimdi unuttum) annemin yolunu kesmiş. Adam sinirli, burnundan soluyor. Annem duruma bir anlam veremiyor tabii. "Hanım, hanım, çocuğuna sahip çıkmayı öğren!" diyor adam. Annem sinirleniyor uslu mu uslu dünyalar tatlısı kızına laf geldi diye. Çıkışıyor, tersliyor adamı önce. "Derdin ne kardeşim?" diye soruyor sonunda. Adam da benim attığım kibritlerin bizim evin hemen yanında bulunan, kendisine ait olan ahşap evin bahçesine düştüğünü, çalıları ateşe verdiğini anlatıyor. Tabii oldukça da abartıyor durumu, "Büyük tehlike atlattık" diye. Annem tabi ne diyeceğini şaşırıyor o esnada. Bi' koşu eve gelip bana ne yaptığımı soruyor. Ben de bi' güzel, "Ben bir şey yapmadım ki, kibritleri yaktım yaktım aşağıya attım sadece!" diyorum. Ki kibritleri atarken nereye attığıma bile bakmamışım, öyle balkondan aşağıya sallamışım, ama sanırım bir tanesi rüzgarla yan bahçeye kaçmış. Adam da yüzyılardır bahçesini temizlemediği için kuru çalılar birazcık alev almış. Alevlerin izlerine baktık da abarttığı derecede büyük alevlerden eser yok. Eve sıçrama falan zaten söz konusu değil. Bir kaç kuru dal alev alır gibi olup, sönmüş.
Şimdi, bu olaydan en az 15-16 yıl sonrasına geliyoruz. Mekan yine bizim ev (Fatih'ten çok uzakta), bugün, sabah saatleri. Geç kalkmışım, mutfakta kahvaltı ediyorum. Annem de açmış Sabahların Sultanı Seda Sayan'ı. Bir ara kamera seyircileri çekerken bir de ne göreyim, bizim tuhafiyeci seyircilerin arasında! Aynı anda durumu fark eden annem bir kahkaha patlatıp geçen sene kendisini yine bir kadın programında, "Ben evlenmek istiyorum, bana eş bulun!" derken gördüğünü söyüyor. Sonra hep beraber gülüyoruz ama ben bir yandan şunu düşünüyorum:
Adama yaşattığım büyük(!) yanma tehlikesi ve ölüm korkusuyla ben, ne derin psikolojik bozukluklara neden olmuşum yarebbim! Adam kadın programlarına düşmüş.
Tövbe ettim, artık ateşle oynamıyorum.

edit medit: Yahu "beddua ettim" diye bitirmişim yazıyı, iki gündür de fark etmemişim, çok güldüm. Aklımdan ne kötülükler geçiyormuş benden habersiz. Tövbe ettim tövbe, beddua ettiğim falan yok, üzüldüm adamcağıza, yalnız o bana beddua etmiş olabilir. Ben sevgilerimi gönderiyorum.

11 Ocak 2007 Perşembe

a lifetime of type ii errors

Başlıktaki söz öbeği ekşisözlük'te bir yazarın nickiymiş. Kendisini tanımam etmem. Ama nicki o kadar sevimli olmuş ki. Yani ifadenin gücü açısından, bir anda düşündürdükleri açısından. Aslında anlam itibariyle çok derin ve hüzünlü. Zira "type ii error" veya "type 2 error" (bu amerikanvari i, ii, iii, ... sıralandırmasına oldum olası ısınamadım) bir istatistik terimi olmakla beraber, "false acceptance" olarak da bilinir. Aslında yanlış olan bir hipotezin reddedilememesine verilen isimdir bu. Yanlış olanı doğru kabul ederek yapılan hatadır. Kendini kandırmak da diyebiliriz buna.
Bu açıdan bakıldığında, "a lifetime of type ii errors" acıklıdır.

Bir de "type i error" veyahut "false rejection" vardır ki, anlayacağınız üzere type ii error'un tersidir, doğru olan bir hipotezi yanlış kabul etmektir. Düpedüz dediğim dedikliktir, terbiyesizliktir diyeceğim ama dilim varmıyor, zira bu iki hatanın da yapılmasının temel nedeni eldeki verilerin bizi yanlış yönlendirmesidir.

Ve verilen kararların yanlış olma ihtimali hep sözkonusu olacaktır.

Bu arada istatistiğim de çok iyidir. Öyle iyidir ki istatistik terimlerinden yola çıkarak hayata dair düşünceler dalar, işin felsefesini sorgularım böyle. Belki de iyi olan istatistiğim değil hayal gücümdür. Peh!

10 Ocak 2007 Çarşamba

Sesimi duyan var mııı?

10 gündür geçmek bilmeyen nezle/sinüzit karışımından kurtuldum kurtuluyorum derken, sanırım günlerdir, hatta haftalardır süregelen uykusuzluğumun kümülatif etkisiyle nezle yerini gribe bırakırken sesimi de beraberinde götürdü.
An itibariyle kendimi sesli olarak ifade etmekte zorluk çekiyorum. Ettiğimde ise türlü şakalara maruz kalmaktayım efendim sesimin üçüncü cinse benzerliği konusunda. Gerçi fısıldayarak konuşup gizemli bir havaya bürünüyorum arada fena olmuyo.
Bu arada bu final döneminin açılışı olan sınavdan da 50 almışım, ama sesimi çıkarmıyorum, zira çıkmıyo.
Başlangıç böyleyse sonunu hayal edemiyorum.
Ayrıca türlü tersliklerin kendilerini düğünde eksikliği hissedilen kamber olarak görmelerine ve bi' koşu gelip daha da moral bozmalarına karşı tepkiliyim, ama tepkili olduğum kadar da sabırlıyım, gittiği yere kadar. O düğün zaten kamber kaynıyo anacım, eksik meksik yok, anlatamıyorum ki. Hayır ardı arkası da kesilmiyor ki meretlerin...

Önümüzdeki iki gün uykusuz geceler geçireceğim için bu ve bunun gibi "daldan dala" ve dengesiz yazılar gelebilir benden, uyarayım şimdiden. Zaten şöyle maziye bir bakıp da yazılara göz gezdirmek ruh halimin gidişatını kestirmek için yeterli olur kanımca.
Sıkılıyorum ki yazıyorum, o kısmı pek iç açıcı değil ama arada böyle saçmalamak da çok eğlenceli yahu.
Gidip kendime bir ıhlamur kaynatayım bari. İsteyen varsa buyursun gelsin, başımla beraber. Ama konuşma yetimi kaybettim, bir kenara yazsam olur mu?

08 Ocak 2007 Pazartesi

Final tarihlerini belirleme komisyonunun kara kutusu bulundu.

- Hmm, şöyle bir bakalım derslere. 4 bölüm dersi var.
- Hepsini aynı güne koysak mı?
- Abicim n'aaptın 3 slot var bir günde.
- Olsun hiçbir sınav 3 saat sürmez ki. Ne var girsin işte dört finale bir günde.
- Yok abi yasal değil o, olsa canım kurban.
- Hmm o zaman 3 olsun?
- Yok yok, bir günde 3 final olunca da itiraz hakkı doğuyor öğrencilere.
- Ulan bu adamların da işi iş ha! Paşa torunu hepsi sanki, günde 3 finale itiraz edilir miymiş hiç?
- Öyle öyle. Hepsini Taksim'de sallandıracaksın bunların.
- Öff... Tamam o zaman n'apalım, 2 bölüm dersini aynı güne koyalım bari.
- Evet evet iki iyidir, hem bu dersleri 70'er kişi alıyor aşağı yukarı, bütün bir dönem yani. İki dersin finalini aynı güne koyarsak düşüncesizlik noktasında tavan yaparız. Hem ilk dönemden beri bir gelenek haline geldi bu beyinsizliğimiz.
- Ama sanki biraz az oldu bu günün yükü ya?
- Hmm, o zaman bir de proje ekleyelim?
- Harikasın.
- Ama zor olsun böyle. Saatlerce, günlerce uğraşsın da yapamasın. Aptal hissetsin kendini. Hatta onunla uğraşırken finallerine de çalışamasın. Hayattan bezsin.
- Kusursuz bir plan.
- Kesinlikle. Haftanın geri kalanında bitirmesi gereken 2 proje ve girmesi gereken 2 final de cabası.
- Ohooo, bayram yeri gibi oldu valla bu hafta. 3 proje, 4 final, sadece ve sadece 5 günde.
- İstediğimizde gerçekten çok ama çok acımasız olabiliyoruz.
- Yok be abi, şükretsin buna. Ulan okul kuralları bir izin verse... Dayamaz mıyım ben bütün finalleri projeleri aynı güne! Uğraşsın dursun sonra, işi ne.
- Abi kızı tüketmeyelim, daha 3 dönem var önünde, bu dönem depresyona sokarak veya delirterek önümüzdeki dönemlerin eğlencesinden olmayalım bence... Ama bak aklıma ne geldi, bu kız zaten tembel mi tembel, isteksiz mi isteksiz. Bi dahaki sefere 3 günde 2'şer final koyup, aralara da şöyle birkaç proje serpiştirdik mi.. Tadından yenmez.
- Hahaha evet, bir de ben en çok neye gülüyorum biliyo musun? Bu salak her dönemin sonunda "belki bu kez insafa gelmişlerdir de insan gibi belirlemişlerdir final tarihlerini" diye boş umutlar besliyo, sonra başına yıkılıyo ya hayalleri... Bir de bu durumu eleştirerek bir yere varacağını sanmıyo mu! Öldürüyo beni gülmekten bu kız, alem valla ya.
- Sen daha alemsin canım benim.
- Aman abi senin gibi bir efsane varken, bize laf düşmez. Saygılar abicim, müthiş bir iş çıkardık yine.
- Sağol yavrucum, "Her yıl daha da insafsız, daha da bunaltıcı final dönemlerine, el ele!" diyelim o zaman.
- Amin abi.

04 Ocak 2007 Perşembe

50's-60's



Şöyle iyisinden bir zaman makinesine atlasak, kapasak kapıyı ardımızdan sıkıca, 50'li yılların sonu - 60'lı yılların ortaları arasında bir zamana gitsek...

Kızlar kabarık eteklerini (poodle skirt) ve "hanım kız" hırkalarını giyse, saçlarını at kuyruğu yapsa... Soket çoraplar ve ilk okul ayakkabılarını andıran "hanım kız" ayakkabıları giyseler... Gerekirse kıyafetle uyumlu bir fular iliştirseler boyunlarına veya saçlarına... Canları etek giymek istemezse tayt + hafif topuklu terlik kombinasyonu yetişse imdatlarına... Beyaz çerçeveli, böyle yanlardan yukarıya doğru sivri çıkıntıları olan snob gözlükler taksalar...
Bazılarının aklı fiyakalı kötü çocuklarda olsa... O küçük kasabadan nasıl kaçacaklarının hayalini kursalar gece gündüz...
Erkeklerse dar pantolonları ve beyaz atletleri geçirse üzerine, jöleli saçların pırıltısı karışsa güneş gözlüklerindeki yansımalara. "Kötü çocuk" olmak isteyenler deri ceketlerinin cebinden tarakları eksik etmese. Periyodik olarak çıksa o taraklar, jöleden kaskatı olmuş ve taranacak hali kalmamış olan saçları tarar gibi yapsalar kızları etkilemek için. İyi çocuklarsa kolej modasını takip etse, okul montlarını çıkarmasa üzerinden, veya "annesinin kuzusu" ekoseli süveterler giyse...

Üstü açık Chevrolet'lere binip arabalı sinemalarda film izlesek... Rock n roll ile coşsak kendimizi kaybetsek... Rock n roll tutkumuz ebeveynler arasında bir paniğe neden olsa... Gece ebeveynler uyurken gizlice dansa gidilse... Çanta kullanmasak, kucağımızda kitaplarla hoplaya zıplaya gidip gelsek okula... Kasabanın merkezindeki "diner" buluşma noktamız olsa... Gün boyu aylaklık yaparak orada burada şarkılar söylesek, dans etsek. Elvis'e tapsak... Okul danslarında değme dansçılara taş çıkartan performanslar sergilesek...

Avare hayatlar yaşasak Amerikan filmlerindeki gibi...

...sizce de çok eğlenceli olmaz mıydı?

Not: Bu yazının ilham kaynağı sorduğu bir soru ile kadife bir kese olmuştur. Kendisi muhteşem bir insandır, şöyle süperdir, böyle süperdir, "anlatılmaz, yaşanır"dır. Blog'umda yer almak için o kadar uğraştıktan sonra, sanırım şu saniye mutludur da. Hala tatmin olamadıysa gözüme gözükmesindir.

01 Ocak 2007 Pazartesi

Yılbaşı çetelesi

Yeni yıla yıllanmış arkadaşlarla birlikte girdik dün.
Yine bol bol sohbet edildi, gülündü, ama çok gülündü, içildi, omuz omuza, kol kola şarkılar söylendi, "en kötü günümüz böyle olsun" dendi, tahmin edildiği gibi Vega'yı dinlerken fazlasıyla duygulanıldı, tüm ısrarlara rağmen sahneye çıkılmadı, bu seferlik kalabalığın arasından eşlik edildi şarkılara =)
Sonra hep beraber Ömerlere gidildi, kumardaki bahtsızlığın gözü kör olsun dendi tekiladan tadılamadı, yine de her şeye çok gülündü, bendenizin winning performansı eski Fifa günlerini arattı, acı bir mağlubiyet alındı, ardından yerde yatmak zorunda olmayanlar güruhuna kılpayı dahil olunarak rahat bir yatak kapıldı, sessizce uykuya dalındı.
Sabah erken kalkıldı, biz muhabbet ederken henüz uykuda olanlar da istemeden uyandırıldı, o gecenin üstüne deniz otobüsüyle eve dönerken mideler biraz zorlandı.
Özetle, çok güzel oldu çook... Tadı damaklarda kaldı, "yeni yıla nasıl girersen o yıl öyle geçer" klişesinin doğru olması için dua edildi.

30 Aralık 2006 Cumartesi

Umutlu yıllar!

2006 değişik bir yıldı.

Hızlıydı ama güzeldi. Kolaydı ve zordu.

Beklenenden çok daha fazlasını veren yeni arkadaşlıklar, tek beklenen "orada bir yerlerde bir dostunun olduğunu" hissettirmesiyken bu beklentiyi bile karşılayamayan ve hayal kırıklığı yaratan eski arkadaşlıklar...
Ansızın arkasını dönenler, ağlaya ağlaya arkamı dönmek zorunda kaldıklarım...
Hayata gözlerini bu sene açmış olanlar, ve hayata gözlerini bu sene yumanlar...
Kazanılanlar, kaybedilenler...
Bembeyaz odalarda çınlayan kahkahalar, sarı odalarda dökülen gözyaşları...

Diyorum ya, 2006 yeniydi, eskiydi, güzeldi, hızlıydı, eğlenceliydi, süprizlerle doluydu, hoyrattı, üzücüydü, tahrip ediciydi.
2006, güldürdü, kahkahalarla güldürdü, sevindirdi, şımarttı, şaşırttı, kırdı, sindirdi, öğretti, büyüttü, olgunlaştırdı.

Ama her anında, dostlar vardı. Gülüşler de onlarlaydı, kederler de. Araya fiziksel mesafelerin girmesi, manevi bir mesafe yaratmak zorunda değilmiş, ne olursa olsun sabit kalan, değişmeyen, dostu dost yapan bir şeyler baki kalırmış bazen. Ve bu tarifi, adı, sanı olmayan şeylermiş sahneden dostlarına bakarak "İyi dostlar biriktirdim, hepsi ailem oldu..." cümlesini mırıldanırken gelip de boğazına takılan.

Bir sene, koca bir sene, iyisiyle kötüsüyle geride kaldı işte. Ve her yıl olduğu gibi lugatlarda yeni yılın karşılığı yine umut işte. Yeni bir yıl yeni bir başlangıçtır hep. Oysa her başlangıç bir şeylerin sonu... (2006 bize öğretmemiş miydi?)

Ama umut güzel, hepsinden güzel, hepsinden çekici. Hem ne demiş Can Baba:

"Anne, ne zaman bahar gelecek?
Kış gelsin de öyle, yavrum."

2007, kışların ardından, baharı getirsin...

29 Aralık 2006 Cuma

Special Turkish drink made with yogurt

Ayranımı yemeğime göre ayarlamayı bir türlü beceremiyorum.
Hep, ama hep önce ayranım bitiyor.
Üstelik her gün ayran içiyorum, acayip antrenmanlıyım.
Ama olmuyor efendim olmuyor!
Bugün büyük ayran bulamayınca burun kıvıran ben, büyük ayran diye bir şey yokken küçük ayranla gül gibi geçiniyor, yetiniyordum.
Sonra şımardım, "büyük ayran yok abla küçük verelim" diyenlere hayal kırıklığı yüklü bir ses tonuyla "hıı, ben bi' su alayım o zaman" diyen bir insan oldum. Hatta fütursuzca hesap sordum kantinde büyük ayran satmayan yerlere. Sağolsunlar hepsi efendi insanlarmış bir tanesi de çıkıp "Sana ne kardeşim keyfimin kahyası mısın" demedi, hepsi büyük bir içtenlik ve nezaketle açıkladı durumu. Ha ben ikna oldum mu, olmadım.
Velhasılıkelam, küçük ayranla mutlu mesut yaşamını sürdüren ben, bugün koskoca ayranla yetinemiyorum. Yemeğim bitmeden ayranım bitiyor, pipetten gelen ayran miktarının azalması kötü sonu işaret ediyor bana, derken o korkunç "frrrk" sesleri geliyor kulağıma. Açma yesem de böyle bu, kocaman bir sandviç de.
Daha "ayarlı" bir insan olmak istiyorum. Ayranımı bir hevesle tüketmeyeyim, tadını çıkarayım istiyorum.

Mutluluklarım daha uzun sürsün istiyorum.

Ayrıca bir gün en saçma blog yazıları konulu bir yarışma düzenlenirse, okumuş olduğunuz yazıyla açık ara birinciliğe oynuyorum.

24 Aralık 2006 Pazar

Hapşuuu!

Ne kadar dinlesem doyamadığım bir şarkıyı sizinle paylaşmadan edemeyeceğim: Tori Amos'un Caught a lite sneeze adlı şaheseri.

Her gün dinliyorum, dinlerken yine düşüncelerde boğuluyorum, eşlik etmeye çalışıyorum, Tori Amos'a bir kez daha hayran kalıyorum, sonra dönüp bir daha dinliyorum. Böyle sessiz gibi sakin gibi, ağlar gibi, haykırır gibi. İnciteni bilir, incindiğini kabul eder, ama ayaklarının üstünde sapasağlam durur gibi. Sonsuz hayal kırıklıkları biriktirir, yine de elinden geleni yapmaya çalışır gibi. Çırpınırken daha fazla çabalamaya dermanının kalmadığını da bilir gibi. Kabullenir gibi.
Öyle bir şarkı ki, her dinlediğimde beni benden alır, Tori ise performansıyla resmen çatlatır. Dinlenmeli, es geçilmemeli. Bilmiyorum bir tek benim üzerimde mi böyle bir etkiye sahip.

Caught a lite sneeze
Caught a lite breeze
Caught a lightweight lightningseed

Boys on my left side
Boys on my right side
Boys in the middle and you're not here...

I need a big loan from the girl zone
Building tumbling down
Didn't know our love was so small
Couldn't stand at all
Mr. St. John just bring your son

The spire is hot
And my cells cant feed
And you still got that belle dragging your foots
I'm hiding it well Sister Ernestine
But I still got that belle dragging my foots

Right on time you get closer and closer
Call my name but there's no way in
Use that fame
Rent your wife and kids today
Maybe she will maybe she will

Caught a lite sneeze
Dreamed a little dream
Made my own pretty hate machine
Boys on my left side
Boys on my right side
Boys in the middle and you're not here
Boys in their dresses and you're not here....

...der Tori. Hatta bu şarkı üzerine şöyle bir yorum yapmıştır:
"It’s really about a relationship. And she’s kinda given herself away, so she’s trying to get pieces back in any way she can."
...ve şöyle:
"Caught a lite sneeze is about wanting to do anything to keep a relationship going, knowing that it's over, knowing that it's slipping through the hands."
Böyle zordur, ağırdır bu şarkı.

Şu cümlelerde kelimelere yüklediği anlam karşısında ise kendisini alkışlamaktan başka bir şey gelmiyor elimden: "He was a lite sneeze, and not the flu. Guys would like to think they're the flu, but sometimes they're just a 'h'achoo".

Allah bizi kendini ortalığı kasıp kavuran bir grip türü zanneden küçük hapşırıklardan korusun diyelim o zaman. Bu muhteşem şarkıya bakılırsa ufak bir "h'achoo" vakası atlatmış olduğu aşikar olan Tori'ye ise, çok yaşa!

23 Aralık 2006 Cumartesi

Konser sonrası...


Perşembe akşamı Taşoda Konserleri'ne çıktık geleneği bozmayarak. Bu sene kendi belirlediğimiz saatte, daha da güvenli çıktık aslında. Eski yıllarda MDS'de yapılan konser, bu sene Garanti Kültür Merkezi'ndeydi. Tuna'nın klavyesi'nin okulun elektrik sistemlerinin yanında fazla teknolojik kalması gibi teknik problemler sonucu, soundchek'te zaman kaybettik, 5 şarkı çalıp iniverdik sahneden. Tadı damağımızda kaldı valla. Organizasyonda görevli herkes elinden geleni yapıyor gerçi, onlar da alkışı hak ediyor, keşke her grup daha fazla zaman alabilse, ama onların da yapabileceği bir şey yok, farkındayım.
Bir de şöyle bir şey var ki, ne olursa olsun kış konserleri bahar konserlerinin yerini tutmuyor, olmuyor, olamıyor. Kapalı bir salonda oturuyor herkes neticede. Yapacak başka bir şeyleri de yok, ben de olsam ben de oturur izlerdim sakin sakin. Oysa nerede geçen baharda güney meydanda verdiğimiz konserin tadı.. Hava kararmış, hafif bir esinti, ışıklar... Dinleyenler yine oturuyor olsa bile ayrı bir havası var oranın. Ya da ben yaz akşamlarını çok seviyorum. Evet evet ben yaz akşamlarını çok seviyorum, o kesin. Ki o meydanda, çimlerde oturarak izlemiş olduğum bir Yeni Türkü konseri vadır ki, unutamam o günü. Ilık bir yaz akşamı -en güzelinden-, çimlerde yarı oturmuş yarı uzanmışsınız, yanınızda dostlar, ve sahnede Yeni Türkü..

Dün de Old City'deki düzenli programa başladık hayırlısıyla.



Bende hem bütün haftanın uykusuzluğu, hem yeni eklenen 1-2 şarkı, dolayısıyla sözleri unutma korkusu -ki prensip olarak sahneye şarkı sözü ile çıkmamaya gayret göstermekteyim, Yasin Bey Fransızca telaffuzumu duyunca kendini hınzırca gülümsemeken alıkoyamasa da, gayet de güzel telaffuz etmekteyim hiç bilmeden, hıh- hem bir gün önceki konserden kalma hafif bir yorgunluk, biraz gergin, daha doğrusu "du bakalım" havasında çıktım sahneye. Bir de tabii dün kan bağışladığım için bana "Aman abi n'aptın bugün kan verilir mi, akşam sahneye çıkacaksın sen!" diyen insanlar vardı ki onlara hiç değinmiyorum.
Çıktık, çaldık, eğlendik, indik sahneden. Hatta bir şarkıda mikrofonu ayağından çıkarıp elime almış olmam bazılarını oldukça şaşırtmış, çook değiştim ben çoook. =)
Arkadaşlar sağolsun yalnız bırakmadı yine bizi. Sonu pek de belli olmayan bu yol boyunca bize eşlik eden arkadaşlara sahip olmak çok ama çok güzel...

Konser sonrası işim olduğu için kalamadım Old City'de, hemen vedalaşıp çıktım. Tepkileri çok iyi bilmiyorum dolayısıyla. Ancak bize moral verme gayesi gütmüyorlarsa, konuştuğum arkadaşlar çok beğendiklerini söylediler, ben de mutlu oldum. Böyle mutlu da olurum ben arada. Küçük şeylerden hani...

Lisede bir sohbet esnasında, beklenmedik bir şekilde dahil olduğum grupla başlayan yolculuğun buralara geldiğini görmek çok enteresan bir duygu. Çekinmeyin, buralara gelmek nedir sanki kral oldunuz alemde, deyin efendim, ben de dedim bi' an son cümlemi düşününce. Ama bu bile benim yolun başında aklıma getimediğim bir şey. Hala çok profesyonel düşünen bir insan değilim, büyük düşler kurmam genelde, ama o zaman işe tamamen eğlence gözüyle bakıyordum, zaten ne transpoze etmeyi bilirdik şarkıları, ne doğru şarkı seçmeyi... Haftada 2 saat girerdik okulun stüdyosuna, sesler çıkarırdık elimizden geldiği kadar. Geçen yıllarda herkes kendini geliştirme yolunda adımlar attı, ki geliştirdi de bence. Yol üstündeki duraklarda inenler oldu, yeni yolculak aldık zaman zaman. Yeni yolcular yeni tatlar kattı bize. Biz de değiştik bu yol boyunca. Büyüdük de tabii.

Yine uzattım, ki ezelden beri uzatan bir yapıya sahibim, kompozisyonlarımın sonunu bir türlü getiremezdim mesela. Getirmek lazım. Özetle, konserlerde bizi yalnız bırakmayanlara içten teşekkürler, ve tabii ki Kerem'e, Tuna'ya, Yasin'e, Sina'ya teşekkürler, çok sevdiğim Jukebox'ımın birer parçası oldukları, beni de hep destekledikleri için. Daha güzel günlere efen'im, tam gaz...

21 Aralık 2006 Perşembe

Hesaplaşma günü

Hain virüslerden kurtuldum. Bir sonraki saldırılarına kadar köşemde onları bekliyor olacağım. Bana rezalet 2-3 gün yaşatmış olabilirler ama dosyalarımı benden alamadılar, kurtarıldı hepsi. Demek ki neymiş, iyiler de kazanırmış.

18 Aralık 2006 Pazartesi

Virüslere karşı tavrım net.

Geçtiğimiz cumartesi akşamı bilgisayar başında beni oyalayacak ne kadar şey varsa uğraştıktan sonra, pazartesi teslim etmem gereken iki ödevden biri olan simülasyon ödevine başlayayım dedim. Zaten sadece başlayabildim, zerre ilerleme kaydedemedim, orası ayrı. Durum böyle olunca haliyle canım sıkıldı yine. Dönem başından beri 3465746576 tane ödev yapmış olmanın bıkkınlığı vardı artık. Bir de saçmasapan ödevlerin insana kendini aptal hissettirmesi. Aptal olmadığını bildiğin halde bir şeylerin sana nanik yaparak aptal olduğunu söylemesi.
Akabinde yine beni ödevle uğraşmaktan alıkoyacak her şeyle ilgilendim. Ekşisözlük'te saatler geçirdim, hep özendiğim fotoğraf sanatının muzicelerine baktım, baktım, baktım, yine bir sürü şarkı indirdim, dinledim, biraz daha indirdim, biraz daha dinledim. Böyle sonsuz bir döngü içerisinde kaldım ödevden de vazgeçerek gece 2'ye kadar. Döngüye son veren uyku ve yorgunluk oldu. Bilgisayarı kapayıp yattım.
Ertesi gün yine bir sürü işim vardı, sabah erkenden okula geldim diğer ödevi yapmak için. Akşamüstü antrenman vardı, eve akşam 7 gibi döndüm. Her zamanki gibi aheste aheste yemek yemeler, televizyon izlemeler, anne babayla sohbet vesaire derken saatler 22.00 olmuştu. İki ödevim de yarım olduğu için, hatta simülasyon sıfıra yakın olduğu için, eşeklik etmeyeyim de bilgisayarın başına oturayım artık dedim. İstemeye istemeye bastım düğmeye ve Allah belamı verdi.
Ekranda tuhaf bir hata belirdi "winlogon.exe" dosyasında. Açılmıyordu bile Windows. O saniye kutup ayılarıyla olan ilişkimi bir kez daha gözden geçirdim. Sanırım araya biraz mesafe koysam iyi olacak diye düşündüm.
Gündüz birlikte ödev yaptığım arkadaşı aradığımda, bana onun bilgisayarına atmış olduğum "Jukebox" klasörümde virüs bulduğunu söyledi. Sonra bu virüs bütün bilgisayarına yayılmış, neyse ki temizlemiş de bir de vicdan azabı eklenmedi asabiyetimin üzerine. Caaanım Jukebox'ımı çekemeyen münasebetsiz bir virüs caaanım bilgisayarımı bir gecede ele geçirmiş, zavallının açılacak dermanı kalmamış. Sanırım o anki ruh halimi anlatan cümle pek sevgili Adam Brody'nin canlandırdığı Seth Cohen'in ağzından dökülen favori cümlemdi: "Just having an allergic reaction to the universe."
Sonra komşudan bir laptop rica ederek ödevlerin birini hallettim. Komşudan laptop rica etmek de ne acayipmiş. Eskiden bir kahve fincanı şeker, bir kase yoğurt, efendime söyleyeyim 2 limon isterdik, bakınız teknoloji bizi ne hale getirdi...
Diğer ödevimi de vermekten vazgeçtim, zira gerekli olan program bilgisayarımda kalmıştı. Şu an okulda olmama rağmen de uğraşasım gelmiyor, küstüm ben o ödeve. İşimi yapmak yerine internette aylaklık etmenin zararlarını görmüştüm daha önce ama böylesini görmemiştim. Efendim artık müziğe gönül vermek de suç. İki şarkı indiriyorsunuz, bağrınıza basıyorsunuz, peşisıra sürüklenen virüsler sizin canınızın ciğerinizin Jukebox klasörünüzün içine yerleşiveriyor.
Muhtemelen bilgisayarımdaki herşeyi de kaybedeceğim format denen faciada. Sanırım yedekleme alışkanlığı da kazanmalıyım artık bu arada. Bütün resimlerim, mezuniyetler, huzuru bulduğum Olympos tatili, turnuvalar, memleketimden manzaralar... Hepsi silinecek. Geçmişiyle vedalaşmak zorunda olan biri gibi hissediyorum şimdi. Dizlerimi dövüyorum bir kenara yedeklemediğim için. Özenle oluşturduğum mp3 arşivimden bahsetmiyorum bile.
Diyeceğim odur ki, bir süre bilgisayarsız kalacağım. Bir süre blog'umu ihmal edebilirim haliyle. Her işte bir hayır vardır diyerek tutunmaya çalışayım bari. Nasıl bir hayır olabilirse bu zibidi virüslerde...

14 Aralık 2006 Perşembe

Ağır ablanın güncesi

Geçen gün Beşiktaş'taki motor iskelesine doğru giderken hemen arkamda yürümekte olan iki kızın konuşmasına kulak misafiri oldum (Bu "kulak misafiri" lafına da pek gülerim). Kızlardan biri, son derece entellektüel bir ses tonuyla diğerine şuna benzer şeyler söylüyordu: "...Misal beni herkes ciddi bir insan olarak bilir, oysa arada deliriyorum, çocuklaşıyorum ben de. Aslında arada delirmek lazım. İçindeki çocuğu yitirmemeli insan. Çünkü o gidince insan ölüyor aslında. Ben kendime değil ama, çevremdekilerde çok gördüm bunu..." Sonrasını dinlemedim, zira o esnada kızın dedikleri üzerine düşünmeye başlamıştım bile. İlk bakışta ucuz bir kitaptan, günlük magazin gazetelerinde ne olursa olsun bir "sevgi pötürcüğü" olmanızı tavsiye eden başarısız bir köşe yazısından, "kendini tanımanın 1000 yolu" gibi kanımca formüle edilemeyecek durumları kurallara dökme çabası güden boş çalışmalardan fırlamış klişe cümlelerdi bunlar. Kızın ses tonu ve "ben bu dünyayı yedim bitirdim kızıım" edaları da böyle düşünmemde etkiliydi sanırım. Fakat üzerinde bira zkafa yorunca fark ettim ki haksız sayılmazdı. Düşüncelerini ifade ederken dar kalıplarda sıkışıp kalmıştı ama haksız değildi. Bana biraz beni hatırlattı hatta. Zira bendeniz de sağ cebimde "ağır abla" etiketini taşırken sol cebimdeki misketlerimle oynamaktayımdır kimi zaman. Ben koşarken cebimde şıngırdayan misketlere eşlik eden şarkılar mırıldanırım hayata.

Hem ablanın ağırı makbuldur değil mi. Adı üstünde abla. Abi gibi bitirim değildir o. Böyle bir anaçlık, efendime söyleyeyim bir östrojen bombasıdır ki "abla", sorma gitsin. Evet. Aslında buradan toplumdaki kadın-erkek rollerine dair onlarca pencere açılabilir, irili ufaklı, siyahlı beyazlı. Kendisine dikkatinin çok fazla dağılmasının zararlarından, doğru şekilde ve doğru şeylere odaklanmanın yararlarından bahsettiğim, doğru yolu gösterme çabasına girdiğim için beni feminist ilan etmiş olan Yasin Bey'e inat. Hahayt. Neyse efen'im sırf konuyu dağıtmamak adına erteliyorum. Şimdilik. Ancak her an zıppkın gib fişşşek gibi dönebilirim (Savaş Ay misali).

Yıllar önce Teoman'ın bir şarkısında "Bir kız tanırdım eskiden 'hayat berbat' derdi, loş kalbinde hayal kırıklıkları biriktirirdi, her filmden kitaptan bir rol seçerdi..." sözlerini duyduğumda Teoman'la tanıştım da ben mi farkında değilim acaba diye düşünmeden edememiştim (aman Allah muhafaza hehe). Serde de gençlik var tabii o zamanlar, iki kalp kırıklığı sıkıştı mı satırların arasına, benimseyiverirdik. Zira bir de şöyle bir huyum var ki vazgeçemiyorum kendisinden: Okuduğum her kitaptan, izlediğim her filmden bir karakter seçerek onunla özdeşleşmekten alamıyorum kendimi. Sonra kendime seçtiğim karakterin yaptığı hatalarda çıldırıyorum. Kendime geçiremediğim sözü onlara geçirebileceğime inanıyorum safça. Her şey bu denli aşikarken nasıl bu hataları yapabildiklerine şaşırıyorum. Oysa onlar içerde ben dışarda. Dışarıdan daha kolaydır her şey çoğu zaman. Daha açıktır. Daha belirgindir çözüm yolları. Bir duvara 5 santimetreden bakarken tek görebildiğiniz şey duvarın boyanmış olduğuyken, bir kaç metre geri çekildiğinizde resmi fark edersiniz, tüm renkleri, güzellikleri, çirkinlikleri, doğruları ve yanlışlarıyla.
Şarkılarda da benzer bir durum söz konusu. Bir nevi "Theme song" (tema şarkısı?) olarak benimsemiş olduğum bir kaç özel şarkıyı geçtim, kesinlikle hayatımla bağdaştıramayacağım bir şarkı bile olsa, "Hmm şimdi eğer şöyle bir şey yaşamış olsaydım, x bana böyle yapsaydı y de ona şöyle deseydi, sonra ben devreye girip şöyle yapsaydım..." gibi varsayımlarla bir şekilde hayatımda bir yere oturtmaya çalışıyorum şarkıyı. Kimi -amiyane tabirle- "cuk" oturuyor, kimi tüm o zorlamaya rağmen sırıtıyor. Ama ben bir sonraki şarkıda yine aynı şeyi yapıyorum.
Bu, saflık olduğunu bile bile yaptığım, beni gülümseten bir alışkanlık. Geçmişten bugüne peşimsıra sürüklenmiş bir huy. En önemlisi de, bu huyumdan kesinlikle vazgeçmek istemiyorum ben =) Sol cebimde taşıdığım misketlerden bir tanesi o, hani şu içinde renkli yaprak olanlardan, ya da mavi camdan yapilanlardan, en güzellerinden, en fiyakalılarından, ortaya koymaya kıyamadıklarınızdan.
Yine aslında "çok" olan bir "hiç"ten yola çıkarak daldan dala konduk galiba. Ama insanın da düşüneni makbul değil mi efen'im. Evet.

09 Aralık 2006 Cumartesi

Küçük mutluluklar

Efendim sonunda çıkması için günleri saya saya bitiremediğim Incubus konser biletleri satışa çıktı. Bendeniz de hemen bir adet sahne önü bileti kapıverdim zaman kaybetmeden. Çulsuz zamanımızda paraları bayıldık ama feda olsun.
Biletimi ve biletini bu kadar erken alan bir manyak olduğum için bana hediye edilen "Light Grenades" CD'sini kurye getirecekti bugün. Saat ikiye kadar getirmesi gerekiyordu, öyle denmişti. Ve Biletix profesyonel bir oluşumdu. Saatlerimiz 13.59'u gösterdiğinde ne gelen vadı ne giden. İnceden umudu kesmeye ve sinirlenmeye başlamışken kapı zili çaldı, iki kez, ısrarlı bi şekilde. Anladım ki gelen kurye.
Biletimi elime aldığımda çocuklar gibi heyecanlandım, inanamadım bu halime. Zarfı yırtarak CD'yi çıkardım, açtım, uzun uzun inceledim içindeki kitapçığı. "Special thanks to..." klişesinde yer alan "our fans" ibaresini gururla üstüme alındım. Böyle bir saftım, bir çocuktum, bir mutluydum ki görmeniz lazımdı.
Akabinde dışarı çıktım. Uzun zamandır ilk defa bir cumartesi günümü yapmam gereken işleri düşünmeden geçirmenin tadı günün bittiği şu saatlerde hala devam etmekte. Uzun zamandır görmediğim bir kaç dostu gördüm. Hayatta beni küstüren ne kadar şey varsa unuttum o iki saatte. Bu kadar duygusal olduğum için de içerledim sonrasında kendime. Sonra yine duygulandım.
İnsanın bütün mutsuzluklarından sıyrılıp böyle ufak tefek şeylerle mutlu olabilmesi güzel şey. Ve sanırım yine de inancını yitirmemesi için gerekli. Arkasını dönenler, kayıtsız kalanlar, hatta yüzünü hiç bu yana çevirmeyenler varken, onlardan daha değerli olan, ve senin değerini onlardan daha iyi bildiğine emin olduğun dostalara sahip olduğunu böyle ufak, önemsiz vesilelerle fark etmek. Daha da çocuklaşarak zamanında küskünlüklerinde, hayal kırıklıklarında, pişmanlıklarında, sevinçlerinde, sevgilerinde, nefretlerinde sırtını dayadığın müziği icra edenleri 3 ay sonra canlı kanlı göreceğine delalet eden bir kağıt parçasını tutarken ellerinin titremesi.

Küçük mutluluklar, büyük mutsuzlukların acısını azaltır bazen...

05 Aralık 2006 Salı

Pişmanlık yasası

----------------------
Regrets?
I've had a few.
But then again,
Too few to mention.
----------------------

Agir bir yük pişmanlık. Duyguların tahrip gücü en yüksek olanı belki de.

Ne yapıyor olursanı ol, beyninin bir yerinde ayni sahneler başa dönüp dönüp tekrardan oynar sanki, konuşmalar tekrarlanır. Alternatif çozümler üretilir, farkli senaryolar yazılır. Birçok yerini beğenmez bozarsın senaryonun. Bozdukça mantık sınrlarının dışına çıkar, bambaska yollardan gittiğine inanırken başa dönmüş olduğunu fark edersin. Bu farklı senaryoları zihninde bir bir canlandırıp yine de çıkamazsın işin içinden.

Ve de en önemlisi, değiştiremezsin. Yazar, bozar, tartışır, sevinir, üzülür, kizarir, bozarırsın ama değiştiremezsin. En çok koyan da budur aslında. Her pişmanlığında "şimdiki aklım olsa" cümleleri kurmaktan yorulursun. "Keşke"lerden kaçmaya çalışır, kaçamazsın. Yolun dönüp dolaşıp "yine"lere çıkar, akabinde bir başka "keşke"de bulursun kendini.

Pişmanlığın, insanın zayıflığını kabul etmesi olduğunu sindiremezsin. İki ayaklı, iki kollu, düşünme yetisine sahip üstün(!) varlık insanoğlunun yenilgiyi tatması, zaaflarıyla yüzleşmesi olduğunu. Ve kendini aklamak adına suçun adresini değiştirirsin sürekli. Kimi zaman üçüncü şahıslardır suçlu, kimi zaman alkol, hayatın acımasızlığı ya da sadece can sıkıntısı. Ama içten içe bilirsin. Sen kulaklarını kapasan da o ses yankılanmaya devam eder hep. Sensindir suçlu, bilirsin. Suçu üzerine almamak için her yolu dener, umarsız çırpınışlarda kayboldukça daha da uzaklaşırsın kendine. Ve sonunda o kadar uzaktan bakarsın ki, kabullenmek zorunda kalırsın zayıflığını.

Arkasından hayal kırıklığı gelir. Yıllardır binbir emekle yaratmış olduğun "sen" motifinin çatırdamış olduğunu görürsün. Kabuğunun kırıldığını. Çatlaklardan içeriye sızan ışık kör edicidir, gözlerini kamaştırır fazlasıyla. Karanlığa alışmışsındır bi kere... Kendini savunmasız hissedersin. Korumasız ve aciz. Normal. Olması gerektiği gibi. Ama gururuna yediremezsin. Hata yapmış olmayı, iradeni yok pahasına kurban vermiş olmayı sindiremezsin. Tek avuntun olan kabuğunun bir parçası bir yerlerde kalmıştır artık, tamamlayamazsın. Üstün olduğuna inandığın için değil, tam tersi, eksik olduğuna inandığın, artık hata yapma kontenjanını doldurduğuna inandığın içindir tüm bu velvele. Yıllardır yaptığın tüm hataların sende açtığı yaraların sızım sızım sızlamasındandır yine.

Pişmanlıklar her seferinde yeni kararlar almaya iter seni. Kendine yabancılaşır, tanıyamazsın kendini. "Bir daha asla"lara çıkar bu sefer de yollar. Oysa bilmezsin, pişmanlıklar seni sana yakınlaştırmak için var. Sende senin bile bilmediğin şeyleri ortaya çıkarmak için. Kaybetmenin kazanmaktan daha fazla şey katabileceğini öğretmek için sana. Ve n kadar diretsen, ne kadar reddetsen de "sen"i, bir gün, bir şekilde, mutlaka öğrenirsin...

04 Aralık 2006 Pazartesi

İlk adımlar

Bir mektubun ilk kelimeleri gibi silinip silinip tekrar yazildilar...

Bu modern bir gunluk mudur, dert kupu mudur, nasil tanimlarsan. Ve yazilanlar kime anlatiliyorsa. Baskalarindan cok kendine belki...

Her gun oldugu gibi bugun de yarina yetistirmem gereken isler olmasa, soyleyecek cok sey var aslinda. Ama her zamanki gibi ne yapiyoruz, sorumluluklarimizin oncelikli oldugunu unutmuyoruz... Hayati ertelerken kendimizi kandirmaya devam ediyoruz... Uyuyor, uyuyor, uyuyor, yine bir rüyaya uyaniyoruz.

Bu vesileyle selam eder, bos bir animda bir seyler daha karalayana kadar müsaadenizi rica ederim efen'im. Saygilar, sevgiler.